Yeniden Okullu Olmak

   Dante gibi ortasındayım ömrün...
   Garip bir dönemden geçtiğimi hissediyorum, tuhaf bir dönem. Bir yanım çok şanslı olduğumu, diğer yanım geç kalmışlığımı fısıldıyor. Bir yanda geçmiş, bir yanda şu an ve gelecek... bir koro gibi birlikte söylüyorlar şarkılarını bu sefer.

   Geçmişin hataları, karşılaştırmaları, yanlış ve isabetli seçimler...yollar...yollar... Kadercilikle başlatılan hayatımı, her şeyin sebebinin, yazarının, çizerinin ben olduğuma inandırmasıyla devam eden bir şeyler, sanki şimdi beni farklı bir teslimiyet fikrine itiyor. İnsan olmayı o kadar da abartmamak gerek.

   Öğrenmek, duyumsamak ve dönüşmesini fark etmek; hep sürse de bu dönem daha yoğun. Yaşımdan mı, yaşadıklarımdan mı ayırt edemiyorum? Belki de bu hepsinin bir karması.

   Koşullar uygun olunca, yıllar sonra tekrar okullu oldum. Mesleğimi bir kenara bırakma iç güdüsü daha okul zamanlarında içimde yanıp duruyordu. Ben; daha az maaşlarla, daha sakin bir hayata tutunmak isterken, insanlar buna hep kuşkuyla baktı. İnsanlar konuştu, konuştu ve hala konuşuyorlar. Onların başkalarının hayatı üzerindeki fikirleri o kadar kolay, o kadar öğretilmiş ve öylesine net ki o bakışları üzerimde hissetmek bugün bile beni hala yoruyor. Bazen en yakınlarım, bazen köşede tanıştığım teyze, bazen arkadaşlar ve onların başkalarının hayatını kurtarma içgüdüsü sandıkları tiksinti uyandıran bakışları...

Henry Fuseli-Kabus

Bir işi yarım bırakmak, başka bir şeye başlamak mı? Oysa kendisinin öyle bir şansı asla olmayacak!
Tekrar okula başladığını söylemenin ilk tepkisi; dalga geçer gibi gülmek!
Oysa insanlar içten içe, yeni bir hayata başlama fikrinizi, ancak ve ancak öncesinde çok kötü bir olay yaşamış ve zorunlu kalmışsanız hakkınız olduğunu düşünürler. İnsanların çoğu başkalarının seçimlerine iyi dileklerle gülümsemeyi; size acıyabildikleri, sizi küçültürken kendilerini yüceltebilecekleri hisler karşılığında başarabilir. Durup dururken atılmış bir adım hayat kadar boştur onlar için. Yeniden üniversite mi? Hahahahaha!

Onlar bir yandan da hayallerinizin peşinden gitmenizi öğütlerler, öğütler, konuşur, konuşurlar...

Yani, sonuç olarak yeniden ve her şeye rağmen başka bir yerden başlayan kafalara selam olsun.

İnsanlar

Neden dua eder?
İnsanlar
Kirlendiler... Ve küsüyor çiçekler
İnsanlar
Neden dua eder?
İnsanlar
Karanlığı övdüler
Tüm güzellikler
Bir an gelir yiter
Hepsi senin uğruna
Kaybettiler
Tüm güzellikler
Bir an gelir yiter
Hepsi bir hiç uğruna

İnsanlar: She Past Away
Resim: Johann Heinrich Füssli'nin Kâbus Eseri

Film Ekimi / Kalp Atışı Dakikada 120

 120 Battements Par Minute

  Sinemanın çok güçlü bir etkisi var. Sanatın her dalında insanın içine işleyen pek çok eser var, fakat sinema!

   Sinema hepsinin içinde daha çok insana ulaşabiliyor. Uzun bir zaman diliminde direkt ilişkiye giriyor bizimle, o zamanı paylaşıyor. Onunla empati kurmak bizim için daha kolay. Arayıp bulmaktansa, önümüze gelen şeyleri izlemeye daha meyilliyiz belki.. ya da belki başka sebepler... bu ilk aklıma gelenler dışındaelbet pek çok neden var, ama dün gece izlediğim filmde sinemanın bu "etkililiği" en belirgin hislerimdendi.


   Süresi uzun sayılabilecek filmi sıkılmadan izledim. Kimseye tavsiye etmeyeceğim, çünkü konu çoğu insanın ilgisini çekmeyecektir. Filmin gerçekçiliği, oyuncuların o çok gerçekçi güzelliğinden bir o kadar etkilendim.

Ruh halim hiç de iyi değildi filmden önce. Son zamanda aldığım sağlık haberleri, yakınlarımın hastalıkları, hayatımda ilk kez karşılaştığım, oldukça üzücü ve yıpratıcı bir dönemden geçmek zorunda olduğum gerçeği; filmin konusunu bilseydim, gitmemem için yeterli sebeplerdi.

Buna rağmen pişman olmamam yine filmin başarısı. Her şey öyle anormal şekilde doğaldı ve kendimi o hayatın bir yerlerine koydum.

Sinema  öylesine etkili bir sanat ki işte o his gözlerimi yaşartıyor.

Cimri-Semaverkumpanya

Her gün bir şeyler yazmak niyetiyle çıkmıştım bu yola. Nerdee?

Misafirler misafirleri kovaladı. Güzel zamanlar, güzel tatiller geldi geçti. Bir de tiyatrolar var ki izlediğim; ne kadar anlatsam yine de içimde kalacak, öylesine tatmin etti ruhumu.

İlki Hedwing and Angry:
Hayatımın hiç bir döneminde homofobik olmadım. Öyle yetiştirilmedim ya da ayrıştırmaya aklım ermedi bilmiyorum. İnsanların zararsız seçimleri durup dururken diğer insanları neden olumsuz etkiler onu da anlayabilmiş değilim. Kötülük, savaş, hısızlık, cana kastetme, terörizm, anlamsız yasaklamalar... gibi kötülükler olmadıktan sonra bir insan nasıl rahatsız hisseder diğerinin seçiminden?
Elbet bu başka bir konu. Konuya bu şekilde girmemin nedeni ise; çocukluğumun bir kısmını Huysuz Virjin programlarının yayınlandığı dönemde geçirmiş biri olarak Hedwing'in ilk sahnesini gördüğüm an; yanlış bir oyun seçtiğim izlenimine kapılmam (kısa cümlelerle yazmak ne zormuş meğer). Cinsiyet ya da seçimler nedeniyle değil de bu tip konuşmalardan, programlardan, abartıdan ve kötü esprilerden hali hazırda sıkılmış bulunduğum için, bu oyun da böyle devam edecek sandım. Oysa tam tersine, başrol oyuncusunun performansı ve müzikle birlikte etkileyici bir müzikale dönüştü.


İkincisi İstanbul'un özlediğim şehir tiyatrolarından İzmir'e misafir gelen Hisse-i Şayia- Bir Evlilik Komedisi:
Zihni Göktay yıllar öncesinde izlediğim gibi, hala dimdik ayakta ve hala doğaçlamalarıyla harikalar yaratıyor. 100 yıl önce oynanmış bir oyunu hala bugün sıkılmadan izleyebilmek ne güzel.






Cimri: Ah!
Semaver Kumpanya'nın Serakan Keskin'in bu yorumuna diyecek söz yok. Dolu dolu mutluluk.




Bahçedeki Ağaçlar Adına!

Ahmet Bey, bana sıklıkla aynı şeyden bahsediyor. Sıkıldığım için söylemiyorum, tersine onun anlattıklarını her an uzun uzun dinlemeye hevesliyim.
Garip olan ise başından beri söylediği şeyleri sonra sonra gerçek anlamıyla kavramaya başlamış olmam. Bildiğim halde, yeni deneyimliyor gibi ya da gerçekten hissederek anlıyorum demek belki daha doğru olur. Gidilmiş bir yolda yaşanmış deneyim hepsinden kıymetli. Ahmet Ağabey'in söyledikleri işte tam da bu nedenle benim için önemli.
Her yaptığım işte ya da yapmadığım her resimde "bu işin gönül işi" olduğunu söylüyor. "keyif aldığım, sevdiğim sürece, yaptığım şeyin olgunlaşacağını, tam olacağını" dile getiriyor. "Kendi zevkimize hitap etmeyen ürün yırtılıp atışmaya mahkum... zorlama ile ego doyurma hevesiyle değil, içten kendiliğinden gelen şeyler bana ve ruhuma ait"
Ne zaman bir kitabı okumak için kendimi zorlasam, ondan geriye aklımda bir satır dahi kalmaz. Hafızam kötü olması, uzun zaman önce dinlediğim şarkıların hala ezberimde olmasına engel değil. Filmleri yönetmenleriyle hatırlamama da! Çünkü hep ilgiyle araştırıp, severek tekrar edildiler; bir şey olmak adına değil. Belli bir sonuç düşünmeden, bazen yalnızlıktan, bazen arayıştan ama hep ruhumu doyurmak için...
Bedri Rahmi okurken, onun doğayı nasıl da severek izlediğini görüyorum. Hepimiz doğayı, ağaçları sevdiğimizi söyleriz. Peki ya kaçımız her gün yanından geçtiği ağaçların ismini bilir?





Okuldaki Türk Dili Hocamız bize okulun bahçesindeki ağaçların isimlerini sormuştu. Hatta bunu ödev olarak vermişti. Koca bir amfide bu ödevi yapan olduğunu sanmıyorum. Oysa bugün Bedri Rahmi'den okuduğum satırlar belki de idealist hocamın duymak istediği cevap:

"Akademinim bahçesindeki ağaçlara elektrik ışığı altında ilk defa alıcı gözle bakıyorum. Bir saatten beri dudaklarımın arasında dolaşan Türkü kendiliğinden düşüyor:
-Allah Allah! Elektrik ışığı ağaçları ne kadar değiştiriyor! Kuzguni siyah bir fon üzerine çizilmişler. Servi, çam, karayemiş, manolya ağaçları..."


Çünkü onların bazılarını kendisi dikmiş. Gün ışığında defalarca onları seyretmiş, resmetmiş, dertleriyle ilgilenmiştir.

Bu kafayla bu yazı, sanırım buraya kadar. Başka söze ne hacet...

Yalnız Gezerin Düşleri

   İlaç yazdırmaya çıkayım dedim. Halbuki biraz da geç kalmıştım bunun için. Bisikletime atlayıp apartmanlar arasında ilerledim.
   O tuhaf soğuk bahar günlerinin ve sıkıntılı havaların ardından öyle bir bahar gelmiş ki... inanamadım. Tüm çiçeklerin fotoğrafını çekip kocamgile yollamak istedim. Malum, o şimdi çok uzaklarda. Baharın bir ucunu gördü de şu açan gülleri, bilmediğim çiçekleri ve iğdelerin kokusunu içine çekemeden gitti.

   Yarın saat bile sürmedi mahallede yolculuğum ama deli deli gezmeye, başımı döndürmeye yetti. Eve başka biri olmuş gibi döndüm. Oysa iki gündür her yeri savurtan rüzgar az bozmadıydı sinirlerimi.


   Sonra yine o sokaklarda kendimi Rousseau'nun Yalnız Gezerin Düşleri'ndeki gibi hissettim. Tramvaya bindim. Tramvayda müthiş bir uğultu! Herkes bir ağızdan konuşuyor. Uzun bir yolculuk yapmadığıma sevindim. Vapura geçtim, denizi izleyerek gitmek ne güzel olur şimdi.

   Lumbuzun yanına oturdum, lumbuz camı alabildiğine pis, dışarısı zor görünüyor. Ben de hemen kitabımı çıkardım. Oldum olası severim toplu taşımalarda okumayı. Yazık ki topluluk halindeki insanları sevmediğimi unutmuşum. Okuduğumu anlamak ne mümkün!

  Önümde oturan çocuk video izliyor, hala sesini duyuyorum. On metre ötede başka bir çocuk ağlıyor, diğer insanların muhabbetlerini duyuyorum. Birbirleriyle bağırmadan anlaşamayacak bir hale gelmek kolay olmasa gerek? Şimdi de çocuğundan fazla ses çıkaran bir anne ortalıkta çocuğunu gezdiriyor.

Belki Japonya'yı görmemiş olsam, bir Orta Doğu kültürünün içinde yaşadığımı asla bilmeyecektim. Bilmek lanetlenmek demekti! 

Toni Erdmannn

   İyi şeyler izlediğim vakit, hiç durmadan bundan bahsetmek isterim.  Film festivalinde kaçırdığım filmi başka bir sinemada yakaladım. Ne güzel, ne güzel, ne güzeldi. 

  Kendimi tuta tuta izledim filmi. Ağlamamalıyım! Konuşmalara, olaylara, filmin gidişatına göre ağlanacak bir şey olmadığı havası esiyor. Öyle ki gereksiz ayrıntılarla boğmadan ve dramatize etmeden çok feci içime dokunuyor film. Birini suçlamak istiyorum, ama yapamıyorum. Kendimi karakterlerin yerine koyup durmadan edemiyorum. Böyle olunca kızamıyorum birini kestiremiyorum gözüme. 



  Sonra bir şey oluyor. Kendimi ağlamamak için tutup durduğum bir noktada bir gülme krizi... Neyse bu sefer yalnız değilim tüm izleyiciler koptu gitti.

  İşte böyle bir film. Ajitasyon yapmadan acıtan, basit absürt şakalar yapmadan güldüren, sorgulatan ve bir o kadar hayattan bir film. Oyuncular tiyatral olmaktan uzak, sanki önlerinde kameralar yok. Görüntü kesildiği anda izlediğimiz hayatlarına devam ediyorlar adeta. İlk sahnede korkutan el kamerası ve sarsıntısını sonra hiç hissetmedim. Nasıldı hatırlamıyorum bile, ama mekanlar, çekimler...bir o kadar güzeldi. 

Peki ya filmin başından beri beni benden alan kadın oyuncu Sandra Hüller'i nasıl anlatmalı? O nasıl bir güzellikti yalebbim! 

İnsan Kokusu

Umutsuz olmakla umut etmek arasında gidip geldiğim şu günlerde, canım yazmaktan yana olmadı. Halbuki bu zamanlar yazmak, çizmek, haykırmak gerekir. Belki zamanla bu isteği bile alacaklar elimizden. Az bilmek, az konuşmak, az düşünmemek sistemin tam istediği şey.

Bu konuyu uzatmayacağım. Onun yerine, umutsuz fikirlerimi ışıklandıran sanattan bahsetmek bana daha iyi gelecek. Mesela Bedri Rahmi'nin sanatından.



Aslında yeni okumaya başladım Bedri Rahmi'yi... Sanki sayfaları her açtığımda 1945 yılında yazılmış dizelerden bana doğru ışıl ışıl akan bir ırmak var. Güzeli, iyiyi görme yetisi, dopdolu bir yaşam enerjisi ve sanatla dolu sohbetler. Öyle "sanat sanat" dediğim için sıkıcı bir şey sanılmasın. Bedri Rahmi bizden olana, bizim motiflerimize ve insanımıza öyle yakın bir güzellik anlayışı sergiliyor ki gıpta etmemek mümkün değil.

Bu akşam da böyle!

Vereyim Sana Başka Bir Alem

   Öyle diziler ve müzik grupları var ki hayretle takip ediyorum. Birbirinden abuk programların izleme rekorları kırdığı, düzgün bir cümle kuramayan zatların şarkılarıyla meşhur olduğu böyle bir dönemde kendi dünyama dair garip üretimlerin devam ettiğini gördükçe gözlerim doğuyor gecelerime.

   Baba Zula'yı adam akıllı 2004 yılında dinlemeye başladığımı hatırlıyorum. Ondan öncesinde sadece ismini duyduğum bir gruptu. Bazı gruplar vardır, sürekli dinlemesem de sempati duyarım. Bazılarını ise hiç dinlememişimdir ama elim gitmez, içim ısınmaz. Bazıları konser sonrası daha çok sevdirir bazılarıysa o konserle albüm kapağı kapattırır. Baba Zula; her zaman sempati duyduğum ve konserlerinden sonra dört elle sarıldığım gruplar kategorisinde.

   Bir grubu dinlemek benim için daima en az bir albümünü yalayıp yutmak demektir. Öyle radyoda çalan iki şarkıyı bilince o grubu dinliyormuşum gibi hissetmem kendimi. Kaset döneminden gelen güzel bir alışkanlık bu bence. Özellikle okul döneminde dinlediğim grupları radyolarda bulmak pek mümkün değildi. Bu açıdan Güven Erkin Erkal ve radyo programı benim için bulunmaz nimetti. İnternetli hayatlarımızdan önce bu tür gruplarını tanımak ve albümlere ulaşmak epey zordu. Hele ki çevremde kulağıma uygun müzik sever olmayınca daha da zordu. Her pazar akşamı radyomun başına kurulup notlar alırdım. Sonra da ara ki bulasın o albümü. Bulduktan sonra da albümü çevire çevire dinle de dinle. 

   Güven Erkin Erkal ile birlikte Yön FM'de Ahmet Durakçı diye bir abimiz vardı. Ne konuşurdu ne konuşurdu...lakin güzel şeyler çalardı. İşte yine geçen gün gittiğimiz bir konserden daha doğrusu festivalin bir bölümünden bahsedecekken eski günlerde buldum kendimi. Buraya yazmaya başlayınca nedense böyle oluyor. Unuttuğum şeyleri hatırlamaya başlıyorum.

   Epic Fair Festivali'nde Baba Zula'yı canlı canlı dinlemek bana çok iyi geldi. Bütün sevdiklerim o sırada yanımda benimle sallanıp oynuyor olsun istedim. Keşke bir düğün yapsaydım da sahnede hep Baba Zula olsaydı istedim. O akşam böyle pek çok şey istedim ama bu konser ruhumu da mutlu bir şekilde havalandırmaya yetti. Enteli kunteli her türlü gencin müziğin içinde kayboluşu, kendilerinden geçerek oynayışları gözümün önünden gitmiyor. Öyle güzel bir ortamdı. Kendimi şanslı hissettiğim anlardan biriydi işte. 


   Yazının başına dönecek olursam, Baba Zula gibi bir grubun, önünüze koysalar "bu ülkede bu tutmaz" denecek kadar deneysel çalışmalarını sürdürebilmesine hala inanamıyorum. Bu tip oluşumlar umudumu mümkün kılıyor. 

   34 Oto Sanayi albümü ise kapağından sözlerine benim favori albümüm. Bu yazıyı bitirdikten sonra şöyle bir "Sinek Koca" şarkısı çalacağım. Şarkının anlattığı o çok yönlü hallerle hallenip güleceğim ağlanacak halime.

   İşte böyle kafalara bol selamlar olsun!

Hey Koca Artçı!

Motor, motosiklet, motorsikletlerimiz...

Hayır, ben bir motosiklet sürücüsü değilim. Artçıyım sadece. Motosikletin üstündeki artık, kılçık gibi yancı gibi bir şey. 

İsminin garipliğine bakmayın, pozitif bir yaklaşımla sanatçı da diyebilirsiniz, arkayı kollayan da. Aslında başlangıçta bana epey sıkıcı bir yolculuk şekli gibi görünmüştü. Güvenlik azlığından falan değil; üst üste giyin, uzaya çıkmadan astronotluğu tat ve sıkıcı yollar boyunca yolun bitmesi için sabret! Üstüne bir de üşüdüysen sıkıcılığına doyulmaz. İşte böyle; kısa yollar için macera, uzun seyahatler için bitse de gitsek durumunun öteki ucu.

Üniversiteye kadar tüm okullarım yürüme mesafesindeydi. O zamanlar uzak bir yere gidebilmek, her gün dilediğim otobüsle yol katedebilmek, benim için özgürlüğün ilk adımıydı. Böylece güvenli bölgeden, çok param olmaksızın uzaklaşabilir, müziğimle baş başa yalnız kalabilir, insan kalabalıklarında gizlenebilirdim. 

İstediğim kadar gürültülü müzik "5 radyo hafızalı Sony Walkman'imin" ucundaydı. Müzikle beraber akan yolda hayaller kurmak, o şarkı için kafamda klipler çekmek benim için yeterli bir macera idi. Hele ki "Ikarus" otobüse bindiğimde biletimi kutuya atarken şoförle bile muhatap olmama gerek yok yahu, bu kafa başka ne ister!

Böylece uzun yıllar okuluma, işime hatta her yerlere belediye otobüsleriyle gidip geldim. Şimdi o kalabalığın içine karışmak, bacak ağrıları eşliğinde dikili durmak eskisi kadar cazip değil. O zamanların özgürlüğü şimdiki yerini zorunluluğa ve yorgunluğa bıraktı. Yine de hala, bir akşam saati bomboş bir otobüsün arka koltuğunda etrafı izlemek ya da kitap okumak, eski günlerin özlemini gidermeye yetiyor da artıyor.

İşte artçı olmak böyle bir şey; eskileri hatırlamak, neyi neden sevdiğini yeniden keşfetmek ve sürekli hayal kurma halleriyle hallenmek. Motosikletin arkasında yol alırken düşlediklerimi yogada bile kurgulayamıyorum. Hem artçı, hem yoga yapan bir insan olarak ne kadar çok yönlü bir insanmışım meğer. Şimdiye kadar yoga ve artçı kelimelerini yan yana kullanan kaç kişi varsa onlara da selam olsun.

Aslında ben bu konuyu, hafta sonu yaptığımız motor gezisine bağlayacaktım. Şuraya gittik, şunları gördük yalebbim ne de güzeldi falan diyecektim. Kısmet bugüne değilmiş. Değilmiş ama şunları söylemeden edemeyeceğim yani konuyu bir yerelere bağlamak için bir artçı olarak hissettiklerimi de yazmalıyım.

Üst üste giyinmenin, kafamı kasktan her çıkarışımda maymuna dönmenin bile sıkıntı vermediği bir an geliyor. Aslında o anı daha ilk bindiğinizde hissediyorsunuz. Mis gibi kokan ve arabayla yolculuğun pek sevimsiz olduğu o yollarda kokuların içinden geçiyorsunuz. Havanın kendisi oluyorsunuz. Düşünceler, kafa boşaltmalar ve esinlenmelerse cabası. Her kahve molası, sanki aynı kitabı okuduğunuz arkadaşınızla geçtiğiniz sayfalarda olanlar üzerine konuşmak gibi. Her bölümde motorcu ve artçı iki kitap okuyucusu gibi bir araya geliyor. Gerginlik yok, fikirler var. Bir sonraki aradan sonra Nasa size "giysi testinden geçtiniz" belgesi bile verebilir. 

Bugün anlıyorum ki yolculuklar benim için her zaman önemliydi. İçimde hiçbir zaman çok gezmek, çok görmek ve hep hareket halinde olmak gibi bir his olmadı. Hayat dileklerinizi dümdüz algılamaz. Hayat içinizde en çok gürültüyü yapan ve derinlerinizde bağırdınız hislerinizi dinler hep. Çocukluğumdan beri içimde dalgalanıp duran özgürlük bayrakları o gün bugündür beni yollarda tutuyor. İşte o yüzden sürücümün dilekleriyle beni ben yapan hisler aynı motor üstünde olmamızı sağlıyor. İşte bu yüzden ben mutlu bir "artçıyım".

Belki de üretmek için gereksiz acılar çeker gibi yapmaya gerek yok.


Bir Hayvanay Bahçesi Neysi?

Tiyatro Festivali var dediler. Eh biz de bir Burak Sergen izlemesek mi dedik? Hani geçen yıl Çingene Boksör'ü izlemiştik, sevmiş, beğenmiş, oyun sonrası huşu içinde evimize dönmüştük.


Bu neymiş abicim, bu neymiş? Ara verse de gitsek dedim. Açtım telefonumu, oyunun kaç perde olduğunu anlamaya çalıştım. Anlayamadım. Oyunculara saygısızlık etmeyelim gibi bir sürü şeyler düşündüm. Baktım olacak gibi değil.

Eskiden, okumaktan sıkıldığım kitaplar için kendimi sıkardım. Bitireyim diye uğraşırdım. Sonra baktım ki benim vaktim az okunmayı bekleyen kitaplaraysa bir ömür yetmeyecek. Zaten ben bu kitabı hayattan keyif almak, anlamak ya da ruhuma, kafama bir katkı için okumuyor muyum? O sırada keyif vermeyenin, sonrasında bana ne faydası olacak? Kapat gitsin, bırak yarım kalsın, çık o oyundan, koy çayını, uzat bacaklarını oh! Bir keyif bir keyif.


Oysa Erdal Beşikçioğlu'nun Quills oyunu özel tiyatrolarla ilgili genel fikrimi değiştirmek üzereydi. Ne güzel oyundu yarabbim. Burak Sergen'in de bir suçu yok elbet ama azıcık seçici olsaydı benim de param boşa gitmemiş olacaktı. Bir sonraki oyununa gitmek için can atıyor olacaktım ki bir süre daha özel bir tiyatro izlemek istemiyorum.

Hey gidi İstanbul'un Şehir ve Devlet Tiyatroları... on beş yıl önceki hallerinize bu kafadan selam olsun!

İstanbul Kırmızısı

Dün sinemaya gittim. Özellikle de doğru dürüst filmler çeken yönetmenleri desteklemeliyiz sloganından hareketle gittim sinemaya. Evde Netflix olduğu için evde film izlemeyi seviyorum. Daha doğrusu insandan uzak, yalnız izlemeyi seviyorum. 

Sanırım tam da bu nedenle, bir kaç kez sinemada filmin sesini kısmak istedim. Sanki üst komşu ya da yan sahne rahatsız oluverecekmiş gibi geldi. O kadar alışmışım evde izlemeye. Bir de film başlamadan önceki reklamlardan da çok sıkıldım. İyi ki telefonum var, kitap okuyamadığım bu boş zamanlarda akıllı telefondan arkadaşlarla yazışmak iyi oluyor.

Ayrıca sinema ne pahalı şeymiş öyle. Tüm sinemaları AVM'lere kurup geliştirecekler diye 20TL'ye film izletmek de nesi? Neyse o açıdan da kızıyorum zaten. Bu bilet için hayat Maximumda kartımla ilk seans indirimini kullandım. Öylesi hepimiz için iyi oldu. Yoksa daha çok söylenecektim. 




Film öncesi özet okumak, ayrıntılara bakmak gibi şeylerden hoşlanmıyorum. Konu sürpriz olsun istiyorum. Öyle ki Mehmet Günsür'ün filmde bir rolü olduğundan haberim yoktu. Ferzan Özpetek iyi, güzel, hoş da ne yapacağım sevmediğim bu başrol oyuncularıyla diye düşünüyordum ki Günsür ve İşler perdeye dalıverdi. Gerçi filme Halil Ergenç yakışmış. Tuğba Büyüküstün'ü yine bir yere koyamadım. Olmayınca olmuyor. Aslında bir de Serra Yılmaz'ı severim ama bu filmde, hele girişindeki o öğretmen ses tonu ve halleri bana zorlama gibi geldi. Oysa Vavien'de ne de güzeldi.

Galiba film hakkında pek çok olumsuz yorum yapılmış. Ben hepsine kulaklarımı kapatarak gittim. Ezelden beri çoğunlukla beğenileri tutmayan bir azınlığım nasılsa. Gidip kendim bir izlenim edineyim dedim. Üstelik filmi de sevdim. Öncelikle filmden beklentim bir olay olsun da sonunda çözülsün, katil bahçıvan çıksın şeklinde değildi. Yani bir aksiyon filmi de beklemiyordum çünkü Ferzan Özpetek filmlerini daha önce izledim. 

Film beklentimin biraz altındaydı. Bir "Cahil Periler" değildi ama yapılan yorumların çok çok üstünde. Bir kere konu her ne kadar kopuk ve gerçek hayatta olmayacak konuşmalardan ibaret görünse de sıkıcı değil. Sırf sanat olsun da şu ağacı beş saat çekeyim azıcık Tarkovski'ye benzesin filmi falan da değil. Alakası yok. Konu gayet akıcı. Kamera açıları, kişilerin yakın plan net ve sade görüntüleri, arka planda sürekli akan resimler, tablolar, heykeller...ve elbette İstanbul. Tablolar, heykeller, müzik filme harika yedirilmiş, sırıtmıyor, bağırmıyor. Ben aslında resimle ilgilenmem ama sırf sanatsal görünsün diye içine yerleştirildim demiyor, öylesine doğal. Yalı, yalıdaki odalar, evlerdeki kütüphaneler, hani bizim evlerimizde artık pek az bulunan kütüphaneler! Hepsini izlemek bana gayet iyi geldi. Tabii bunları söylediğim için filmin konusunu beğenmediğim düşünülmesin. Bence film, klasik bir konuyu çok güzel, yine göze sokmadan, izleyici anlamadı mı acaba diye olayları tekrarlayıp durmadan güzelce anlatmış. Dram olmasına rağmen çok iç açıcı ve güzel bir konusu da var filmin. Bittiğinde her anlamda umutlu hissettim kendimi.

Bir de şu konu var ki İstanbul'un ya da Türkiye'nin filmlerde kötü bir açıdan gösterilmesinden, sürekli bir şehir kötüdür, pistir imajı ile dramatize edilmesinden çok sıkılmışım. Dedim ya dram ama bence umutlu ve dingin. Benim içim açıldı, o sokaklarda yürümek, o köşede bir kahve içmek istedim. Hayatın içinde ya da bizim memleketimizde pek olmayacağını düşündüğüm o garip diyaloglar nedense benim hoşuma gitti. Herkes kendini bir başkasına böyle ifade edebilsin ya da bazı şeyleri söylemeden, sormadan, irdelemeden bırakabilsin istedim. Filmdeki ilişkiler uzak görünse de bana öylesine yakın geldi. Biriyle tanıştığımızda birbirimize sorduğumuz o anlamsız sorular...evli miyiz bekar mı, ne iş yaparız, nerede otururuz? Bu soruların cevabı bizim kim olduğumuzu anlatır mı? Hepsi de maddi bir tarafa dayandırılıp, karşılaştırmayla kendimizi karşımızdakinin üstüne ya da altına koymaya çalıştığımız anlamsız kariyer, koltuk soruları. Oysa öylesine, olduğumuz gibi yaşayıp gidebilmek vardı...


Kafalar, kafalarımız...

Heves!

  Yoğun ve güzel bir hafta sonu geçirdim. Bu arada her gün yazma eylemime ara vermiş oldum. Bu benim için iyi bir şey değil.

Her yerde 21 gün tekrarı ile ilgili bir şeyler duyuyorum. 21 gün devam ettirildiğinde eylemlerimiz alışkanlık olurmuş. Alışkanlıklarımızı bırakmak için de geçerli olabilir. Belki ben de yazmak ve çizmek için böyle bir döngüde buluveririm kendimi. Amin.

Aslında yeni bir konu buldum bugün için. Dün akşam izlediğimiz Sunay Akın gösterisi. Gösteri doğru bir tabir midir bilmiyorum. Dün gittik izledik. Beş-altı ay kadar önce "İki Kitap Bir Heves"i izlemiştik, dün akşam da "Görçek" izledik.



İyiydi, hoştu evet güzeldi, ama iki farklı isim ve afiş ile lanse edilen bu gösteri aynı içerikteydi. Bazı şeyler eklenmiş bazıları çıkarılmıştı. Gündem ve lafın lafı açması sonucu farklı konulara sahipti sahip olmasına da genel konu tamamen aynıydı. Ben neden izlediğim şeyi tekrar izledim? Sunay Akın'ı, algısını, bilgisini severim ama oldu mu şimdi abicim? Başka bir gösterisine gitmek akıllıca olmayacak.



Quills ve Erdal Beşikçioğlu

Bu yazıya öyle sunturlu ve sanatsal bir giriş yapmıştım ki birden kendimi toparladım. Toparladım ve sadelik bunun neresinde dedim. Hani kısa cümlelere ne oldu dedim. Hayatı da böyle zorlaştırdığım zamanlar oluyor da demeliydim.

Bir dostun dediği gibi hedeflerimi çok yüksekte tutma hastalığı var bende. Bulunduğum noktadan o kadar yüksek ki aradaki keyfi kaçırmaya meylediyorum. Beğenmiyorum alt basamaklarda olup biteni. Oysa hepsi şu durduğum noktanın üstünde...

Aslında dün akşam izlediğim bir tiyatrodan bahsedecektim. Konunun başına neden bu kadar alakasız girdiğimi bilemiyorum, fakat silmeye niyetim yok. Niyetim Erdal Beşikçioğlu'ndan dem vurmak. Oyuncu olarak çok severim, neyin içinde bulunsa izleyesim gelir. Genelde oynadığı rolleri de severim. Tiyatroyu ayrıca severim ama son dönemde izlediğim bazı oyunlar ruhumu tatmin etmemişti. Ben mi tiyatrodan sıkılıyorum, oyunlardan çok şey mi bekliyorum diye düşünüp ama cevap bulamamıştım. Dün geceki oyunun atmosferi, kurgusu, konusu, kostümleri ve işlenişi öyle içime sindi ki nasıl biteceğinin ya da nasıl bitmemesi gerektiğinin bir önemi yoktu benim için. Yani anladım ki son dönemde kötü oyunlar izlediğim için tatmin olmuyormuşum. Oysa bu oyun bir harika! 


Uzun cümlelere başladım. Sanırım başka birinden bahsetmeye başlayınca okunacak kaygısına kapılıp yazmaktan uzaklaştım. Bunu nasıl anlıyorum? Kendim gibi kaygısızca yazdığım vakit, noktayı koyar koymaz diğer cümle aklımdan parmaklarıma akıveriyor. Aksi durumda cümle sonlarında bir es veriyorum. Umarım bunu zamanla aşarım. 

Bugünlük bu kadar yeter, Bu güzel tiyatro muhabbetinin üstüne, mutfağa geçip güzel bir Gavurdağı Salatası yapmak açlığıma çok iyi gelecek.
Bu kafama selam olsun!

Başka bir başlangıç

Yazmanın üzerinden epey vakit geçti. Bir şeyleri unutmuş gibi hissediyorum bu yüzden. Yazmak için yazmak fikrinden hareketle, eskisi gibi her gün yazarsam yazma isteğinin de çağlayacağını düşünmeye başladım.

Aslında bir karar daha aldım. Kısa cümlelerle yazmaya çalışmak. İlk paragrafta olduğu gibi cümleyi bulandırmadan yazmak. En azından deneyebilirim.

Olduğu gibi her şeyi yazmak istememden bu yana beş yıl geçmiş. Daha doğrusu buraya yazmaya başlamam üzerinden bunca zaman geçmiş. Hiç anlamadım doğrusu.


Bu sabah çok garip kabuslar gördüm. Uyanıp uyanıp devam ettim kaldığım yerin biraz ilerisinden. Rüyaları anlatmamak gerektiğini duydum. Yine de bahsetmeden edemeyeceğim. Rüyamda 1984 kitabının içinde gibiyim. Tek adam sistemine dönülmüş ve ben yasaklı bir hayata itilmişim. Durmadan çalışmalıyım, kocamla karşılaşmak bile suç. İşte böyle. Çok uzatıp suyunu çıkarmaya niyetli değilim. Bu kadarını bilmek rüyayı kurgulamaya yetiyor.

Bazı dönemler kabuslar görürüm. Uzun zamandır sabahın bir köründe uyandıran kabuslar olmamıştı. Bahar, bir türlü ısınamayan ve kapalı havaların yorgunluğundan olabilir. Moralimin bozuk olması da olabilir neden. Bu kabusları gördüğümde diğer günlerimden net bir fark bulamıyorum.


Yazmanın başlangıcı kısa olsun. Nasılsa türlü çeşitli şikayetler edeceğim. Kısa cümlelerim ve kafam!

Hey Koca Artçı!

Motor, motosiklet, motorsikletlerimiz... Hayır, ben bir motosiklet sürücüsü değilim. Artçıyım sadece. Motosikletin üstündeki artık, kılçı...