Soytarılamaca

Çocukluğumda Alice'in çizgi filmini izlediğimi hatırlıyorum. Orada ilgimi en çok çeken şey soytarılar, iskambil kartları üzerindeki değişik tiplerdi. Bir de çocuk sayılacak yaşlarda izlediğim ilk tiyatro" Moliere ya da Kara Komplo" adlı bir oyundu. Oyunda kralı güldüren bir soytarı vardı. O zamandan kalma mı bilmiyorum ama onları seviyorum.


Bunları düşündüğüm zaman onlara acımam gerek belki diyorum. Fakat soytarılar palyaçolar gibi değiller. Ürkütücü yanları palyaçolardan daha az. Daha minik, daha bir farklılar. Aslında bu ayrım boyutlarından kaynaklanmıyor. Belki de onları değil sadece kostümlerinin bende uyandırdığı hisleri seviyorum. Sanki soyut bir anlamı icra ediyorlar gibi hissediyorum. Henüz çözemedim.
Dünyanın bir başka yüzü, hayatın akışı gibi bir o yana bir bu yana hoplayıp zıplayarak, karelerince bir denge oluşturuyorlar belki.


Günlerin Getirdiği


G.O.G  okuyorum. Onu okurken aklımda bir dolu yazma fikri oluşuyor ama kitabın kapağını kapattığımda kendimi unutmuş buluyorum. Bazı fikirlerine katılmakla beraber bazılarının ters bir bütünlük oluşturması hoşuma gidiyor. Bu yazılar gibi biraz sıkılmış, biraz ters bir arkadaş G.O.G. 
Nihayetinde bu kitapta olduğu gibi her türlü olguyu ya da bir deyimi, atasözünü konu olarak belirleyip üzerine gitmek iyi bir fikir aslında. Hani gün içinde kafamdan geçip duran ama çoğu zaman kimseyle paylaşılmayan, anlamsız fikirler. Sırf sorgulamak için, belki de sırf yazmak için kurcalıyor olmak! Kısaca uzun zamandır yazıya dökmediğim saçmalıklar. Hayatın en mutlu anında hani bir eksikliğin sancısı doldurur ya insanın içini, hayır, böyle bir şey değil işte. Fakat bu aralarda bu sancıları hissedersek onları kayda da geçirmek hoş olurdu.

Ben ne yazacağımı yazıp dururken, yazmak istediklerimi kaçırıyorum sanırım. Yani bir türlü konuya girememiş uzun kitap önsözlerine dönmek üzereyim. Şu günlerde biraz ütüm, biraz temizliğim biraz da yemek işlerim var. Konuya geçersek böyle bir girişe gerek olacağını sanmıyorum.  

Dingin Bir Kafa

Bu aralar pek bir dinginim. Bu yüzden varoluşum üzerine kafa yorduğum söylenemez. Günün bazen 8 bazen 10 saatini uykuya ayırıyorum. Demek ki beni uyanık tutan büyük bir amaç taşımıyorum. Bu da beni dinginlik mi yoksa başı boşluk mu sorusuna itiyor. İtmesin!

Şu an kafamı bulandıracak halde değilim, evet bulandırmayacağım. Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmeyeyim gece gece. O halde şu güzel hallerimin tadını çıkarayım. Nasılsa yazdıracak düşünceler kendiliğinden gelecek; isteyip istemediğimi bana sormak zahmetinde bulunmayarak!

İyi geceler dileklerimle sevgili Kafa...

Başlarken

Ne demeliyim bilmem,

Yazının başlangıcını getirmek, hele hele ilk yazıyı yazmak her zaman çok zor olmuştur. Nihayetinde biz bizeyiz. Belli bir konu üzerine konuşmayacağımıza göre sunturlu bir giriş yazmak için çaba harcamaya gerek görmüyorum. Fakat bunu yapmayayım derken bile kafamın giriş yazısına harcağıdı çalışma beni yine de haksız çıkarıyor.


Burası ilginç bir günlük değil. Bu günlük, düşünülmeden, başı-sonu tahayyül edilmeden yazılagelen kafasal ağların örgüsünden oluşacak. Yaptığım yemeği beğenmediğimden, aslında yemek yapmayı da sevmediğimden bahsedeceğim mesela. Kuvvetle muhtemel kafamın içindeki olumsuz misafirler örümcek ağları arasından dökülü dökülü verecek.


Saçamalamak istiyorum ve kimseyle konuşmadığım bir dilde gevezelik etmek!

Hey Koca Artçı!

Motor, motosiklet, motorsikletlerimiz... Hayır, ben bir motosiklet sürücüsü değilim. Artçıyım sadece. Motosikletin üstündeki artık, kılçı...