Yalnız Gezerin Düşleri

   İlaç yazdırmaya çıkayım dedim. Halbuki biraz da geç kalmıştım bunun için. Bisikletime atlayıp apartmanlar arasında ilerledim.
   O tuhaf soğuk bahar günlerinin ve sıkıntılı havaların ardından öyle bir bahar gelmiş ki... inanamadım. Tüm çiçeklerin fotoğrafını çekip kocamgile yollamak istedim. Malum, o şimdi çok uzaklarda. Baharın bir ucunu gördü de şu açan gülleri, bilmediğim çiçekleri ve iğdelerin kokusunu içine çekemeden gitti.

   Yarın saat bile sürmedi mahallede yolculuğum ama deli deli gezmeye, başımı döndürmeye yetti. Eve başka biri olmuş gibi döndüm. Oysa iki gündür her yeri savurtan rüzgar az bozmadıydı sinirlerimi.


   Sonra yine o sokaklarda kendimi Rousseau'nun Yalnız Gezerin Düşleri'ndeki gibi hissettim. Tramvaya bindim. Tramvayda müthiş bir uğultu! Herkes bir ağızdan konuşuyor. Uzun bir yolculuk yapmadığıma sevindim. Vapura geçtim, denizi izleyerek gitmek ne güzel olur şimdi.

   Lumbuzun yanına oturdum, lumbuz camı alabildiğine pis, dışarısı zor görünüyor. Ben de hemen kitabımı çıkardım. Oldum olası severim toplu taşımalarda okumayı. Yazık ki topluluk halindeki insanları sevmediğimi unutmuşum. Okuduğumu anlamak ne mümkün!

  Önümde oturan çocuk video izliyor, hala sesini duyuyorum. On metre ötede başka bir çocuk ağlıyor, diğer insanların muhabbetlerini duyuyorum. Birbirleriyle bağırmadan anlaşamayacak bir hale gelmek kolay olmasa gerek? Şimdi de çocuğundan fazla ses çıkaran bir anne ortalıkta çocuğunu gezdiriyor.

Belki Japonya'yı görmemiş olsam, bir Orta Doğu kültürünün içinde yaşadığımı asla bilmeyecektim. Bilmek lanetlenmek demekti! 

Hey Koca Artçı!

Motor, motosiklet, motorsikletlerimiz... Hayır, ben bir motosiklet sürücüsü değilim. Artçıyım sadece. Motosikletin üstündeki artık, kılçı...