Sanata Başlama Yolculuğum ve Sanat Pratiğim I

 Aleni Sırlar Üzerinden

  Kendimi bildim bileli resim yapmak istedim. Tuvallerde gördüğüm resimler, renkler ve resim yapıyor olma hâlleri beni her zaman büyüledi.

   Aynı zamanda o büyünün ortasında, zihnimde bana eşlik eden sorular vardı:
   Neden doğdum,
   Neden yaşamak zorundayım?

   Yaratıldığımı söylüyorlardı bana, ama o, benimle doğrudan konuşmuyordu. Söylenmesi gerekenleri hep üçüncü ağızlardan işitiyordum. Tıpkı benim gibi etten kemikten insanlar, çocukluğum boyunca bana bazı kuralların var olduğunu, bunlara uymam gerektiğini anlatıyorlardı.

   Yaratıcının kurallarıyla birlikte, benden beklediği fiziksel eylemler olduğu da söylendi ve bu eylemlerin derinlerinde belli belirsiz bir gölge vardı: Korku.

   Özünde sevgi olduğu söylenen bu anlatılar, çocukluğumun kelimelerle bozulmamış duru algısıyla örtüşmüyordu. Onları anlamakta zorlanıyordum. Anlamaya çalıştıkça içimde bir yalnızlık büyüyordu; ve bu anlamada kendimi hep yalnız sanmanın yanılgısı içindeydim.

   Neden yaşamak zorundayım?
   Varoluşumun anlamı ne?

   Bu sorular gittikçe büyüyerek yaşamımın her alanında yankılandı durdu. Ailemin içime işleyen güçlü bağları olmasa, yaşama dair nasıl bir istenç geliştirebilirdim, bilmiyorum. Hayatın içkinliğini ve kendini kendinden var eden ruhunu anlamadığım o zamanlarda, insanların nasıl olup da hayata tutunacak bir yol bulabildiklerini bir türlü kavrayamıyordum.
Bir şey arıyordum… Hep arıyordum.
Ama neydi aradığım?

   Sanırım bana hayatı sevdirecek, dışsal olmayan, içten yükselen güçlü bir anlamdı aradığım. Bu anlam içten gelmedikçe, girift ve kuvvetli bağlarla güçlenmedikçe beni ayakta tutmaya yetmeyecekti. Varoluş sorgulamalarım; geleneklerle, dinlerle, boşluklarla ve düşüncelerle kesişti durdu. Hayatın bu kavramsal ve soyut tarafı kelimelere sığmaz bir şeydi. Bir yanıyla herkesin ulu orta söyleyip durduğu, ama yalnızca “o gözle” bakabilenlerin çekip alabildiği, sezgisel yankıyla duyabildiği açık bir sır gibiydi.

   Bu sırra, bilimin her dalı her an daha geniş anlamlarıyla ulaşıyor. Felsefeciler, psikanaliz ve diğer destekleyici pek çok alan, varoluşun sırlarını tanımlamayı kolaylaştırıyor. Hepsi bu derinliğin çevresinde dönüyor. Ama ben, bu açıklamaların en yalın hâlini her defasında sanatın içinde buluyorum; felsefede, edebiyatta ve sanatın tüm uzuvlarında görüyorum.

   Bu arayışın izleri zamanla sanatıma da yansıdı. Soruların cevabının görünür ve açık olduğunu biliyordum; ama o cevap, yalnızca kişinin kendi algısında anlam kazanabilirdi. Alımlayanı kendi bakışından cevabı bulmaya davet edecektim. Soruların cevabının görünür ve açık olduğunu bilerek, en iyi çözümün tıpkı bir psikolog gibi, kişinin soruları kendine sormasından yola çıkacaktım.

    Hayatın anlamına tek bir cümleyle, kısa bir açıklamayla ya da tek bir yolla ulaşılamayacak olsa da iyi bir gözlemcinin kuş uçuşu bir bakış açısıyla onu her an yakalayabileceğini hissediyordum.

   Bu anlamı bulmak için; değişen, ama herkesin varlığını derinden hissedebileceği yollar var. Kişinin erdemlerini yüceleştirecek fiziksel herhangi bir eylem anlamında söylüyorum bunu. Benim için bu “yüceyi” oluşturan eylemler, işler ve davranışlar içinde en tepede her zaman sanat vardı. Yazmak, çizmek, yaratmak… Bunların herhangi birinin parçası olmak! Örneğin edebiyatın içinde bir okur olarak bile olsa yer almak, benim için yüksek değer atfettiğim “yücenin” anlamını oluşturan parçalardı. Onların içinde doğrudan bulunmak, onun bir parçası olmak demekti. Ancak bu şekilde hayata katlanabilir, kavrayışımı genişletebilir ve var olabilirdim.

   Bu aleni ve açık sırlar içindeki anlamı nihayetinde biz kendimiz yaratırız.

   Babam kendi anlamını emeğiyle yaratanlardandı.
Çocukluğundan gelen mecburiyetler onu yaptığı işin çıraklığında yoğurmuş, o zorluklar onu iyi bir ustalığa taşımıştı. İyi bir usta olmak, onu iyi bir insan olmaya zorladı.
Benim için de üretmek, yalnızca var etmek değil, anlamın somutlaşmasıydı.

   Seri üretim için tasarlamak, var olanı tekrar tekrar çoğaltmak bana yetmiyordu. İş hayatımda tasarım yoluyla bunu ziyadesiyle deneyimlemiştim.

   Yaratıcı bir üretim dili oluşturabilmek için akademik eğitim almaya mecbur hissediyordum kendimi.
Bu eğitimden geçmezsem temellerimin sağlam olmayacağına inanıyordum. Çağın sunduğu kolaylıklarla artık herkes kendi kendine bir şeyler öğrenebiliyor, ama doğru kaynağı bulmak yeter miydi? Düzenli çalışmak için bir zorunluluk hissine, bir disipline ihtiyacım vardı. Kendi kendime çalışırken motive olamayacağım; uzun vadede amaçsızlık dehlizlerinde boğulabileceğimden endişe ediyordum.

Öğrenme sürecinde akademide olmak, aynı zamanda çocukluğumdan beri içimde büyüttüğüm o büyülü alanın bir parçası olmak demekti ve ait hissetmek; daha önce bulunduğum ortamlarda misafir gibi hissederken bu alanda dilediğimce kendim olabilme deneyimini yaşıyordum. Üstelik Güzel Sanatlar ’da öğrenci olmak, çoğu zaman öğrenciler tarafından “sistem içine zincirlenmek” gibi algılanırken ben hiç öyle hissetmedim. Aksine o zincirlere önce bağlanabilir, sonra da onları eritip dönüştürebilirdim.

   Belki yaşımın getirdiği olgunluğun, belki de içimde yanan isteğin yoğunluğu sayesinde hem eğitmenlerin hem de öğrencilerin meramlarını açıklıkla görebiliyordum. Amacım netti; başka varsayımlar, başka beklentiler beni etkilemiyordu.
Öğrenme yolculuğuna çıkmıştım ve olacakları önceden kabullenmiştim.
Belki de bu yüzden, bana yol gösterecek gerçek mentorlarla yollarım kesişti.

   Küçük hedeflerle dolu bir düzenin içinde çalışmak beni sürekli diri tuttu.
Sonuca değil, sürece odaklanmanın tadını çıkardım.
Mentorlarımın beni doğru yönlendireceğine dair duyduğum güvenle kendimi akışa bıraktım.

   Ne yazık ki Güzel Sanatlar liselerinden gelen birçok öğrencide bu güvenden eser yoktu. Çoğu, kendi amaçsızlıkları ve isteksizlikleri sonucu önlerini göremez haldeydi.
Lise boyunca sınava hazırlanmak, onlar için sanatın kendisinden daha baskın bir amaç hâline gelmişti.
Bu yoğun çalışma ve stresin sonucunda üniversiteye kabul edilmek, bence onlar için rahatlamayı ve en büyük amaca ulaşıldığına dair sahte bir algıyı beraberinde getirmişti.

   Onları bu hale getiren sistem düşünüldüğünde birçok genç aynı anda benzer bir ruh hâli içindeyse ve bu sistem onlarda olumsuz bir dönüşüme neden oluyorsa, bunun için onları kim suçlayabilir?

   Bu nedenlerle sanat eğitiminde aldıkları başlangıç dersleri onlara bir külfet gibi görünüyordu. İlk dönemi kaplayan Temel Sanat Eğitimi dersi, onlar için sıkıcı bir tekrardan ibaretken, benim için heyecanlı bir başlangıçtı. Bu dersi yıllar önce okuduğum bölümde bir ders olarak görmüşken şimdi tüm döneme yayılan önemli bir ders olarak alıyordum.

   Böylece derslerin başlangıcında bize verilen etüt ödevleriyle işe başladık. Bir haftada tamamlamam gereken üç etüt ödevini yetiştirmekte epey zorlandığımı hatırlıyorum. Öğrenciler bu ödevleri hızlıca yapabildiklerinden bahsederken ben İnce ve temiz bir iş çıkarabilmek için okuldan geldiğim saatlerin çoğunu bu etütler için harcıyordum. Fakat şikayetim yoktu. O zorlanmanın içinde tarifsiz bir tat vardı ve ben artık kendi “yücemin” bir parçasıydım.

   Ebru Sıcakyüz



*Yazar ve bilgisi dışında alıntı yapılamaz, resim kullanılamaz. 

Hey Koca Artçı!

Motor, motosiklet, motorsikletlerimiz... Hayır, ben bir motosiklet sürücüsü değilim. Artçıyım sadece. Motosikletin üstündeki artık, kılçı...