Dün sinemaya gittim. Özellikle de doğru dürüst filmler çeken yönetmenleri desteklemeliyiz sloganından hareketle gittim sinemaya. Evde Netflix olduğu için evde film izlemeyi seviyorum. Daha doğrusu insandan uzak, yalnız izlemeyi seviyorum.
Sanırım tam da bu nedenle, bir kaç kez sinemada filmin sesini kısmak istedim. Sanki üst komşu ya da yan sahne rahatsız oluverecekmiş gibi geldi. O kadar alışmışım evde izlemeye. Bir de film başlamadan önceki reklamlardan da çok sıkıldım. İyi ki telefonum var, kitap okuyamadığım bu boş zamanlarda akıllı telefondan arkadaşlarla yazışmak iyi oluyor.
Ayrıca sinema ne pahalı şeymiş öyle. Tüm sinemaları AVM'lere kurup geliştirecekler diye 20TL'ye film izletmek de nesi? Neyse o açıdan da kızıyorum zaten. Bu bilet için hayat Maximumda kartımla ilk seans indirimini kullandım. Öylesi hepimiz için iyi oldu. Yoksa daha çok söylenecektim.
Film öncesi özet okumak, ayrıntılara bakmak gibi şeylerden hoşlanmıyorum. Konu sürpriz olsun istiyorum. Öyle ki Mehmet Günsür'ün filmde bir rolü olduğundan haberim yoktu. Ferzan Özpetek iyi, güzel, hoş da ne yapacağım sevmediğim bu başrol oyuncularıyla diye düşünüyordum ki Günsür ve İşler perdeye dalıverdi. Gerçi filme Halil Ergenç yakışmış. Tuğba Büyüküstün'ü yine bir yere koyamadım. Olmayınca olmuyor. Aslında bir de Serra Yılmaz'ı severim ama bu filmde, hele girişindeki o öğretmen ses tonu ve halleri bana zorlama gibi geldi. Oysa Vavien'de ne de güzeldi.
Galiba film hakkında pek çok olumsuz yorum yapılmış. Ben hepsine kulaklarımı kapatarak gittim. Ezelden beri çoğunlukla beğenileri tutmayan bir azınlığım nasılsa. Gidip kendim bir izlenim edineyim dedim. Üstelik filmi de sevdim. Öncelikle filmden beklentim bir olay olsun da sonunda çözülsün, katil bahçıvan çıksın şeklinde değildi. Yani bir aksiyon filmi de beklemiyordum çünkü Ferzan Özpetek filmlerini daha önce izledim.
Film beklentimin biraz altındaydı. Bir "Cahil Periler" değildi ama yapılan yorumların çok çok üstünde. Bir kere konu her ne kadar kopuk ve gerçek hayatta olmayacak konuşmalardan ibaret görünse de sıkıcı değil. Sırf sanat olsun da şu ağacı beş saat çekeyim azıcık Tarkovski'ye benzesin filmi falan da değil. Alakası yok. Konu gayet akıcı. Kamera açıları, kişilerin yakın plan net ve sade görüntüleri, arka planda sürekli akan resimler, tablolar, heykeller...ve elbette İstanbul. Tablolar, heykeller, müzik filme harika yedirilmiş, sırıtmıyor, bağırmıyor. Ben aslında resimle ilgilenmem ama sırf sanatsal görünsün diye içine yerleştirildim demiyor, öylesine doğal. Yalı, yalıdaki odalar, evlerdeki kütüphaneler, hani bizim evlerimizde artık pek az bulunan kütüphaneler! Hepsini izlemek bana gayet iyi geldi. Tabii bunları söylediğim için filmin konusunu beğenmediğim düşünülmesin. Bence film, klasik bir konuyu çok güzel, yine göze sokmadan, izleyici anlamadı mı acaba diye olayları tekrarlayıp durmadan güzelce anlatmış. Dram olmasına rağmen çok iç açıcı ve güzel bir konusu da var filmin. Bittiğinde her anlamda umutlu hissettim kendimi.
Bir de şu konu var ki İstanbul'un ya da Türkiye'nin filmlerde kötü bir açıdan gösterilmesinden, sürekli bir şehir kötüdür, pistir imajı ile dramatize edilmesinden çok sıkılmışım. Dedim ya dram ama bence umutlu ve dingin. Benim içim açıldı, o sokaklarda yürümek, o köşede bir kahve içmek istedim. Hayatın içinde ya da bizim memleketimizde pek olmayacağını düşündüğüm o garip diyaloglar nedense benim hoşuma gitti. Herkes kendini bir başkasına böyle ifade edebilsin ya da bazı şeyleri söylemeden, sormadan, irdelemeden bırakabilsin istedim. Filmdeki ilişkiler uzak görünse de bana öylesine yakın geldi. Biriyle tanıştığımızda birbirimize sorduğumuz o anlamsız sorular...evli miyiz bekar mı, ne iş yaparız, nerede otururuz? Bu soruların cevabı bizim kim olduğumuzu anlatır mı? Hepsi de maddi bir tarafa dayandırılıp, karşılaştırmayla kendimizi karşımızdakinin üstüne ya da altına koymaya çalıştığımız anlamsız kariyer, koltuk soruları. Oysa öylesine, olduğumuz gibi yaşayıp gidebilmek vardı...
Kafalar, kafalarımız...
Sanırım tam da bu nedenle, bir kaç kez sinemada filmin sesini kısmak istedim. Sanki üst komşu ya da yan sahne rahatsız oluverecekmiş gibi geldi. O kadar alışmışım evde izlemeye. Bir de film başlamadan önceki reklamlardan da çok sıkıldım. İyi ki telefonum var, kitap okuyamadığım bu boş zamanlarda akıllı telefondan arkadaşlarla yazışmak iyi oluyor.
Ayrıca sinema ne pahalı şeymiş öyle. Tüm sinemaları AVM'lere kurup geliştirecekler diye 20TL'ye film izletmek de nesi? Neyse o açıdan da kızıyorum zaten. Bu bilet için hayat Maximumda kartımla ilk seans indirimini kullandım. Öylesi hepimiz için iyi oldu. Yoksa daha çok söylenecektim.
Film öncesi özet okumak, ayrıntılara bakmak gibi şeylerden hoşlanmıyorum. Konu sürpriz olsun istiyorum. Öyle ki Mehmet Günsür'ün filmde bir rolü olduğundan haberim yoktu. Ferzan Özpetek iyi, güzel, hoş da ne yapacağım sevmediğim bu başrol oyuncularıyla diye düşünüyordum ki Günsür ve İşler perdeye dalıverdi. Gerçi filme Halil Ergenç yakışmış. Tuğba Büyüküstün'ü yine bir yere koyamadım. Olmayınca olmuyor. Aslında bir de Serra Yılmaz'ı severim ama bu filmde, hele girişindeki o öğretmen ses tonu ve halleri bana zorlama gibi geldi. Oysa Vavien'de ne de güzeldi.
Galiba film hakkında pek çok olumsuz yorum yapılmış. Ben hepsine kulaklarımı kapatarak gittim. Ezelden beri çoğunlukla beğenileri tutmayan bir azınlığım nasılsa. Gidip kendim bir izlenim edineyim dedim. Üstelik filmi de sevdim. Öncelikle filmden beklentim bir olay olsun da sonunda çözülsün, katil bahçıvan çıksın şeklinde değildi. Yani bir aksiyon filmi de beklemiyordum çünkü Ferzan Özpetek filmlerini daha önce izledim.
Film beklentimin biraz altındaydı. Bir "Cahil Periler" değildi ama yapılan yorumların çok çok üstünde. Bir kere konu her ne kadar kopuk ve gerçek hayatta olmayacak konuşmalardan ibaret görünse de sıkıcı değil. Sırf sanat olsun da şu ağacı beş saat çekeyim azıcık Tarkovski'ye benzesin filmi falan da değil. Alakası yok. Konu gayet akıcı. Kamera açıları, kişilerin yakın plan net ve sade görüntüleri, arka planda sürekli akan resimler, tablolar, heykeller...ve elbette İstanbul. Tablolar, heykeller, müzik filme harika yedirilmiş, sırıtmıyor, bağırmıyor. Ben aslında resimle ilgilenmem ama sırf sanatsal görünsün diye içine yerleştirildim demiyor, öylesine doğal. Yalı, yalıdaki odalar, evlerdeki kütüphaneler, hani bizim evlerimizde artık pek az bulunan kütüphaneler! Hepsini izlemek bana gayet iyi geldi. Tabii bunları söylediğim için filmin konusunu beğenmediğim düşünülmesin. Bence film, klasik bir konuyu çok güzel, yine göze sokmadan, izleyici anlamadı mı acaba diye olayları tekrarlayıp durmadan güzelce anlatmış. Dram olmasına rağmen çok iç açıcı ve güzel bir konusu da var filmin. Bittiğinde her anlamda umutlu hissettim kendimi.
Bir de şu konu var ki İstanbul'un ya da Türkiye'nin filmlerde kötü bir açıdan gösterilmesinden, sürekli bir şehir kötüdür, pistir imajı ile dramatize edilmesinden çok sıkılmışım. Dedim ya dram ama bence umutlu ve dingin. Benim içim açıldı, o sokaklarda yürümek, o köşede bir kahve içmek istedim. Hayatın içinde ya da bizim memleketimizde pek olmayacağını düşündüğüm o garip diyaloglar nedense benim hoşuma gitti. Herkes kendini bir başkasına böyle ifade edebilsin ya da bazı şeyleri söylemeden, sormadan, irdelemeden bırakabilsin istedim. Filmdeki ilişkiler uzak görünse de bana öylesine yakın geldi. Biriyle tanıştığımızda birbirimize sorduğumuz o anlamsız sorular...evli miyiz bekar mı, ne iş yaparız, nerede otururuz? Bu soruların cevabı bizim kim olduğumuzu anlatır mı? Hepsi de maddi bir tarafa dayandırılıp, karşılaştırmayla kendimizi karşımızdakinin üstüne ya da altına koymaya çalıştığımız anlamsız kariyer, koltuk soruları. Oysa öylesine, olduğumuz gibi yaşayıp gidebilmek vardı...
Kafalar, kafalarımız...
