Kavramlar içreyim


   İnsanlığın başlangıcından bugüne belki de tek bir heceden, binlerce kelimeye evrilen dil(imiz) her gün değişmeye devam ediyor. Önce görüyoruz, söylüyoruz, duyuyoruz ve o kavramı somut bir karşılık için düşlemimizde tekrar yaratıyoruz.

   Aynı kültürde yetişip aynı dili kullanan insanlar olarak dilden yansıyan bir kelime her birimizde aynı kavrama mı karşılık geliyor? Bir kavramın karşılığı hepimiz için aynı olabilir mi?
Soyut kavramların her bir insanda uyandırdığı duygular elbette farklı olacaktır. Hatta zihninde yarattığı görüntü, renk ya da o kavramın zihninde oluşturduğu his her ne ise başkalaşması fikrine alışığız. Örneğin "hayal" kelimesini ele alalım. Biri için hayal; pembe düşler demekken, bir başkası için daha karanlık bir anlam ihtiva edebilir. Peki ya ben kare dediğimde, bir kare çizdiğimde karşımdaki kişi aslında üçgen gibi görünen bir cisim algılıyorsa? Bunun adına da kare diyorsa? Onun biçimsel doğruları sadece kelimelerimizde birlişir gibi görünüyorsa?


   Dil geliştikçe, yıllar geçtikçe ve teknoloji dediğimiz şey geliştikçe insanlık olarak sadece zamanda değil her anlamda ilerlediğimiz fikrinin bir önyargıdan ibaret olduğunu anladığım bir dönem geçiriyoruz. Özgür olmanın, bölme değil birleştirme düşüncesinde fikir birliği etmenin, yeniliklere açık olmanın ve ayırmamanın bize çağdaş ve kaliteli yaşamı sunacağını özümüzde hepimiz biliyoruz. Bilsek de geri doğru salınmalara engel olamıyoruz bir türlü. Dünya üzerinde bilimde yol aldıkça her nasıl oluyorsa savaşlarla ve sınırlarla dolu bir dünyanın içinde buluyor kendini insanlık, tekrar tekrar. Oysa biz zamanın ileri doğru yol alan bir olgu olduğunu düşünmüyor muyuz? Evrenin var oluşu yanında saniye gibi kalan bugüne kadarki ömür süremde gördüklerim ve bana anlatılanlar kimlerin doğruları?

   Kelimeler zamanla  çoğaldı. Çoğaldıkça çoğaldı, ilkel insanın aksine doğa ile yaşamayı unuttuk. Konuştukça özümüzden koptuk. Yarım bilimimizle biz, özden gelen ve atalarımızdan aktarılan içsel hayat bilgisinden uzaklaştıkça bölündük ve daha çok unuttuk. Bunun yerine bazen sayısal zekayı bazen de salt kurnazlığı yeğ tuttuk.

   Bilim geliştikçe(!) kelime ve kavramları yönlendirmek kolaylaştı. Dolayısıyla toplumları yönetmek daha basit hale geldi. Güçlünün güçsüzü yenmesinin yanında daha fazla konuşanın en çok bağıranın doğru sayıldığı topluluklara evrildik. Kavramların içini boşaltıp yerlerine anlamsızlıklar ekledik.

   Ne diyordu eski bir tapınağın girişinde yazdığı iddia edilen söz “bilmek lanetlenmektir”. Oysa bilmek, Umberto Eko’nun Gülün Adı’nda dediği gibi “Gerçek sizi özgür kılacak”tır. Bizi mutsuzluğa sürükleyen "asıl öz" ile tamamlanmamış yarım bilgilerin sonu egolarımızda tıkanmaya mahkumdur. Çünkü biz bilimle donan dünyamızda ruhu, tini, özü reddetmenin, yarım ve eksik bilginin vehametine kapıldık. Yok saydık. Var saydıklarını sananlar ise daralan kavramların somut evrelerinde takıldılar. 

   Bir hocam derse şöyle başlamıştı. “biz kelimelerle düşünürüz, düşüncelerimiz davranışlarımıza yansır. Ne kadar çok kelime öğrenirsek, hayatımızın kontrolü o kadar elimizde olur. Ona göre zengin bir hayat yaşarız. Bunun tek yolu daha çok kitap okumaktır.” Bu açıklama duyduğum en mantıklı ve yalın bir doğruyu dile getiriyor. Öz'e inene kadar okumak, okudukça soruları artırmak, sormak ve yeniden sormak!

   Sormadıkça ve aramadıkça bize sunulanı kabulden başka çare yoktur. Yarım bilgilerimiz ve özünden ırak kelimelerimiz bizi bizden ayıran bir olguya dönüşmekte ustalar. Ne diyordu kutsal kitap dillerin doğuşunu anlatırken Babil kulesi için; “Onların dillerini karıştıralım. Birbirlerini anlamasınlar diye.” Belki de bu, dilin doğuşundan başkalaşacak zamana ve yayılışına kadar geçen sürenin bir özeti. Artık dil, zihinlerimiz aynı paralellikte evrilmediği için bizim üzerimize yağan, özümüzden koparan bir lanettir, kim bilir?

   Anlatabildiklerimizin karşımızdakinin anladığından ibaret olması fikri bile biraz korkutucu değil mi? Çoğaldıkça uzaklaşmamızın, Özdemir Asaf’ın deyimiyle paylaşılamayan yalnızlığımızın bir tezahürü. Yine de bunca farklılığımız, hislerimizin özden bu kadar kopuk olmasının sonucunda toplumsal yaşantımızda yani fiziksel gerçekliğimizde birbirimizi anlamamız bir mucize değil de nedir?

'Herhangi bir sözcüğün işitimsel imgesini, anlıkta ona karşılık düşen kavramla buluşmadan yakalamak ve anlamak bir tansıktır" demişti Melih Cevdet Anday.

   Algılarımızı beş duyu ile kısıtlarsak bize buz dağının görünen kısmı ile yaşamak düşer. Buyrunuz, yaşayınız. Yine de dinleyiniz büyük şari Orhan Veli'yi;

“Ağaca bir taş attım;
Düşmedi taşım,
Düşmedi taşım.
Taşımı ağaç yedi;
Taşımı isterim,
Taşımı isterim!

Bu kadar az sayıda kelime ile bundan çok daha fazlasını anlatmıyor mu? Belki de sanat tam da böyle bir şey!



Aşağıda, çok güzel bir alıntı var. Düşüncelerimle tansık denecek bir paralellik gördüğüm için buraya ekliyorum:
"Evrim Ağacı instagram alıntısıdır:



 Eskilerden kalma bir Hürriyet/Anadolu Ajansı haberi... Bu haberde (bariz olan şeyler haricinde) dikkatimizi iki şey çekiyor: İlki, bir zamanlar gerçek bilim haberleri yapılabiliyormuş Türkiye'de de, baş döndürücü (gerçi artık bu tür şeyler çok şaşırtmıyor)! İkincisi ise, dilin bu kadar kısa sürede, bu kadar köklü bir evrim geçirebilmesi... Dillerin de canlılar gibi evrimleştiğinin canlı kanlı kanıtı bu ve bunun gibi gazete küpürleridir. Şu haberi, bugün yapmaya cesaret edecek kadar aydın 1 tane gazete olsaydı, kullanılan kelimeler, cümleler, vs. tamamen farklı olurdu. Muhtemelen siz de haberi okurken bunu fark edeceksiniz. Gerçekten baş döndürücü!

Her şey, an be an etrafımızda evrimleşiyor ve bunu fark etmiyoruz bile! Çünkü ömrümüze ve deneyimlediğimiz zamana kıyasla çok yavaş oluyor; fakat bu şekilde uzun zaman dilimlerinden kesitler aldığımızda, evrimi görebiliyoruz. İşte biyolojik evrim de böyledir. Tıpkı bu gazete küpürü gibi, fosiller de derin zamanlardan bize kesitler sunarlar. Bu gazete küpürüyle, 1 gün sonrasının gazete küpürü arasında fark göremezsiniz. Ancak bu küpürleri uç uca ekleyerek bugüne kadar gelecek olursanız, müthiş bir değişim görürsünüz. Aynı gazete küpürlerini geçmişe doğru takip ederseniz, yine müthiş bir değişim görürsünüz. Bu gazeteden 1 gün önce çıkan gazetenin dili farklı değildir; ancak kademeli olarak geri giderseniz, bu değişimi görmek kaçınılmazdır. İşte bu, evrimdir.
Fosillerde ve nesillerde de, bir sonraki nesil atasıyla birebir aynı gibi gelebilir. Ancak mutlaka ufak tefek farklar vardır. Bu diziyi yeterince uzun sürdürürseniz, o kadar alakasız canlılara ulaşırsınız ki, artık o canlıları, başlangıçtaki canlıyla aynı kategoriye alamazsınız. İşte bu da, biyolojik evrimdir.”





Border Filmi Sonrası Gevezelikleri


Mademki bunca şey izliyorum, kendimce beğenimi dile getirmeye hakkım olduğunu düşünerek son izlediğim film için bir şeyler diyeyim. Çünkü bu konuda fikir beyan etmeyen bir ben kalmıştım.

Film öncelikle bir Amerikan kurgusu olmadığı için dikkat çekici. Yılların film izleyicisi olarak bir takım formüllerden sıkıldık. Lakin yine de bu demek değil ki sallanan başakları yarım saat izlemek istiyorum. Şükürler olsun ki ikisinin ortasını bulmayı başarabilen pek çok yönetmen ve film var. Bu film onlardan değil ama epey yaklaşmış. Eleştirmen damarımın tuttu, kendimi tutmayacağım.

Border”ın fragmanı filme dair olumsuz bir yargıya kapılmama neden olmuştu. Malum; görüntüler biraz “Mucize”, “Wonder” imajı veriyor. İster Stephen Chbosky’ın ister Mahsun Kırmızıgül’ün  Mucize'sini kerteriz alın; yetti gari!  Bu filmlere ihtiyacımız olduğu gerçeğini yadsımıyorum. Hafif bir şeyler izlemek istediğimde açıp izliyorum, o an için sevdiğim de oluyor. Ya sonra, ardında bir fikir, sarsıcı bir etki bırakmadan geçip gidiyorlar.

Bunları neden anlattım, çünkü bu film ters köşe dünyalar yaratarak bakış açımızı değiştirmek istemiş belli ki. (bundan sonrası spoiler içerebilir) Güzel de başlamış. Hatta filmin başında fragmanın tahmin ettirdiklerini vermediği için minnettar oldum. Günümüz dünyasında geçiyor olması ilgimi daha da arttırdı. Pastoral de bir yere kadar.

Ardından yıllarca kendini ucube olarak düşünmüş Tina’nın yazık ki kendini normal sanan insanlar içinde yaşadığı zorluklara çok uzatmadan ve abartmadan tanık oluyoruz. Derken Tina’nın mistik sayılabilecek ancak yaşadıklarının getirisi babında da geliştirmiş olabileceğini düşündüğümüz özel bir yeteneği olduğunu anlıyoruz. İşi ile özel hayatı arasında gidip gelen durumlar çok güzel işlenmiş. Sonra hepimizi umutlandıran, normalleştiren çok güzel bir şey oluyor; Tina kendisi gibi biri ile tanışıyor, aşık oluyor, sevişiyor. İşte tam da burada filmi kapatmam gerekirmiş.

Sonra ne oluyor? Tam bir Amerikan ya da Türk filmine bağlanarak hiçbir ayrıntının boşuna verilmediğini, tüm olayların birbiriyle bağlantılı olduğu bize gösteriliyor. Benim derdim bu değil, bununla yetinmesini bilirdim elbet. Biz trol olmalarına razıyız. Hatta fantastik ögelere bağlanıp yine de mutlu olabiliriz. Nihayetinde o da kabulüm,  trol olun, uzaylı olun kötü olan o da değil. Farklı olan insanlara dair olumlu bir şeyler vermek istemiş gibi görünüp tam tersini bile tam söyleyememek filmi bence başarısız kılıyor.

(*)
Buraya bir link eklemek istiyorum, çünkü filmin sonunda hissettiğim şey tam olarak Maskeli’nin çok sevdiğim bir tepkisi ile aynı. Bant Mag sinema programında Maskeli, Uçurtmayı Vurmasınlar filminin yönetmeninin açıklamalarına yer verir. Hemen ardından birkaç saniye yorum yapmadan kalır.


Hepsini izlemek istemeyenler için 1.52’nci dakikadan başlayıp 2.25’e kadar olan kısım da yeterli gelecektir.

Sonuç olarak izlediğime pişman değilim, değişik bir deneyim oldu. Olumlu ya da olumsuz, üzerine konuşulacak üretimler yapanlara selam olsun!




Beni büyüten...


   Hayko Cepkin ne güzel söylemişti "beni büyüten şarkılar" diye. Bu albüm Cepkin'in en az dinlediğim şarkılarından oluşsa da albümün ismi bana hep "onlarla büyüdüklerimi" hatırlatır. Şarkılar, gruplar, kitaplar, filmler, diziler ve bir takım karakterler. Yani güzel bir albüm ismi.

   Kendime hatırlatma ya da not gibi bir şey olacak yazdıklarım. Nihayetinde ben bir liste insanıyım. Listeler yapmak, bir günümü listeler yapmaya ayırmak benim için terapi, tatil ya da öyle bir şey. O yüzden bu yazı beni heyecanlandırdı. Çocukluğumdan beri ressam olmak istediğimi düşünmüştüm. Sanatçı olmaktan bahsetmiyorum, sadece bir çizer olmak, resimler yapmak... ne olursa olsun boyaların içinde bir hayat geçirmek, fakat sonra sonra fark ettim ki para kazanmak için beni en çok mutlu edecek meslek bir kütüphaneci olmak. Ara sıra bunun hayalini kuruyorum. Evimde resim yaparken, sadece kendim için resim yaparken iş yerinde ödünç verdiğim ve listelediğim kitapları düzenlemek beni epey mutlu ederdi. Tatlı tatlı şikayetler ederdim. Şikayetlerime sosyal sorumluluk şeysileri yüklerdim. Epey yukarıdan bakardım. Halk kütüphaneme çok yakın bir evden işime yürüyerek gelir, çıkmadan önce sırnaşık ve insancıl kedimi besler, sevgilimle kahvaltı ederdim. O bana en iyi pişirdiği yumurtalardan yapar, baharatsız kısmını benim için ayırırdı. Basit görünen şeylerin bu kadar uzakta durduğu dünyamızda her insan gibi dışı kalabalık, içi ise her nedense yalnızlıktan paralanan bir çocuk ve ilk gençlik yıllarını buhranla geçiren biri olarak müziğe, kitaplara falan tutunmak aslında ne kadar güzelmiş. İşte şimdi onları yazmak istiyorum ya da en sevdiklerimi listelemek, henüz karar vermedim.

Sanatçı: Gözde İLKİN
Eser: Gece Sefası(detay) Devrik Ev Serisinden, 2017


   Müzik bazı insanlar için onulmaz bir açık yara. Sanki onsuz hayat olmaz, o eşlik etmeden zaman akmayacak kadar önemli bir arkadaş. Çocukluğumun şarkıları geliyor aklıma. Önüme ne gelirse dinlediğim yıllar. Gazeteler kat kat katlanan sarı sayfalı şarkı sözü ekleri verirdi o zamanlar. TopPop almaya başlamadan hemen öncesiydi. Her yalnız kaldığımda Sezen Aksu'nun, Kenan Doğulu'nun, Yonca Evcimik'in sözlerinin bulunduğu sayfaları açar satır satır söylemeye başlardım. Elbette mikrofon yaptığım bir saç fırçası ile ve ayakta. Şarkıcı olsaydım "işte böyle başladım" diyebileceğim bir klişe!
Atilla Atalay'ın Yalnızlık Aletleri diye bir kitabı vardı. Bu saç fırçası benim ilk yalnızlık aletlerimden biri olabilir. Öncesinde ise Yumoş adında bir oyuncak ayım.. Hani şu deterjan olan yumuşatıcı Yumoş'un ön etiketini posta ile yolluyordunuz da size reklamlardakine benzer bir Yumoş oyuncak yolluyorlardı. Tam benzemese de o Yumoş, tam olarak orijinal adı ile tüm çocukluğumu kaplayan bir oyuncak halini aldı. Gariptir, o ismiyle onu öylesine benimsemişim ki ismini değiştirmek zahmetine bile girmemişim. Bir yanım hayata karşı ne kadar uyumlu gibi görünüyor. İşte buu deterjan firması belki de sadece bu güzelliği yaparak diğer günahlarından arınmak istedi. Malum o zamanlar her çocuğun milyon oyuncağa sahip olduğu bir dönemde yaşamıyorduk, iyi ki!
Ayrıca Atilla Atalay bir dönem Sıdıka'sıyla, sonra yıllar sonra yayımlanan dizisiyle beni büyüten ve yalnızlığıma pansuman yapan yazarlardan. Çok güldüğümü hatırlıyorum, şimdi olsa aynı esprilere gülünür mü bilmem?

   Bu yazı elbette ki tarih sırasına göre gitmeye çalışsa da akla gelme sırasına göre olmak zorunda. Ben çocukluğumu hatta bir önceki günü net hatırlayabilen biri değilim. Hangi yaşımda ne olmuştu onu da pek ayırt edemem. Nihayetinde böyle bir kafadan aksini beklemek yersiz.
"Müziğe başladığımda 3 yaşındaydım..."
"4 yaşındayken resim yeteneğim keşfedildi..."
"5 yaşındaydın, o gün annemin odasına girip..."
Yuh artık, nasıl hatırlanır böyle şeyler?

   Nihayetinde müziğin hayatımın bir kısmını kaplamaya başladığı dönemin hemen ertesinde ablalarımın belki de farkında olmadan özendirdiği kitapların dünyası da aralanmaya başladı. Öyle pek çocuk kitabı okumuşluğum yok. Gerçi bir dönem babamın çalıştığı fabrikadan bazı özel gün hediyeleri gelirdi. Bu küçük hediyeler beni çok heyecanlandırırdı. İçlerinden birinde Çocuk Kalbi kitabı vardı mesela. Net olarak hatırladıklarımdan biri.

   O dönemlerde ablalarımın beni götürdüğü "kitap fuarı" Taksim Tepebaşı'nda idi. MEB yayınları ucuz kitapları, o beyaz sayfaları ve pembe kapaklarıyla bana hala çocukluğumun kitap heyecanını hatırlatır.
Hiç üşenmedim, kalkıp Çocuk Kalbi kitabına yazdığım tarihe baktım: 
30.12.1993
Demek ki 11 yaşındayım.
Hatta içine bir de babamın çalıştığı fabrikanın markasının adını da yazmış amblemini de çizmişim. Bu epey komik bir ayrıntıymış. Ayrıca o dönemde kendimce süslediğim bir deftere yazdığım şiirler var. Buraya o şiirlerden bazı alıntılar yapmak için sabırsızlanıyorum. 
Bu yazdıklarım beni epey güldürdü. 

   Bir taraftan harika bir anlatıcı olan babamın o müthiş hikaye hafızasıyla her gece anlattıklarını dinleyerek uyuduğumdan da bahsetmeliyim. Çünkü dinlediğim o hikayeler bana tragedyanın Aristoteles tarafından yorumlanışını hatırlatıyor.

"Tragedya, yaşamın kendisindeki trajik şeyleri sanat dolayımıyla yaratır ve onların taklidini gerçekleştirir. Olay örgüsü, soylu eylemlerin taklidini amaçlayan tragedyanın özüdür."
Alıntı: Dr. Öğr. Üyesi İlyas Özdemir

   Aristoteles iyi bir insan olmak için, halkın tragedya izleyerek tiyatroda izlediği olaylardan feyz alarak kötü davranışları tecrübe etmeye gerek olmadan doğru ve yanlışı ayırt edebileceklerini düşünüyordu. En azından ben onun kısaca bu tip bir şey düşündüğünü sanıyorum. Babam da bana gazetelerde okuduğu hikaye dizilerini, kısa öyküleri ve en çok halk hikayelerini anlatırdı. Bunun sonunda nasıl bir insan olduğum tartışılır ama o farkında olsun ya da olmasın kafamda iyi/kötü, doğru/yanlış pek çok şeyin belirmesine neden oluyordu. Belki bir yandan sırf bu yüzden okumak ve dinlemek benim için hayatın bir gerekliliği halini aldı. 

   Neler dinlemedim ki ondan; Arap Üzengi(en sevdiğim karakter ve masal), Zati Zungur (ki beni en çok güldürdüğü hikayeler onunla ilgiliydi), Keloğlan masalları, padişah ve bir derdi olan kral hikayeleri (kral çıplak gibi), peygamberlerin hayatları (Yusuf'un yakışıklılığı hala aklımda ve balina hikayesi), Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Yusuf ile Züleyha... ve maalesef hatırlayamadığım bir dolu hikaye...

   Diğer taraftan beni çocuk yaşta müzelere, tiyatrolara ve kitaplara taşıyan ablam ile baş ucunda radyo ile uyuyan, radyo tiyatroları dinleyen ve sobasız olan boş odada, karanlıkta, tüm yaratıcılığı ile bana Hacivat ve Karagöz oynatarak yaptığı çizimleri sabırla seyrettiğim çaldığı flütü merakla dinlediğim, bir günlük tuttuğunu bildiğim ve harika yazısı ile ünlü şairlerin şiirlerini nakşettiği defterini okumaktan kendimi alamadığım diğer ablam. 

   Elbette böylece benim de günlük tutmak, aldığım kitapların ilk sayfasına tarih atmak, etkinlik biletlerimi sapkınca biriktirmek, izlediklerimin okuduklarımın listelerini tutmak gibi tuhaf alışkanlıklarım oldu.

   Bunca satır ne anlattım  acaba? Hani liste, hani beni büyüten albümler, kitaplar ve filmler, hani?
Hani o bırakıp giderken beni...
İşte bu kafa o kafa değil!
Çok üşendim, sonraya bıraktım.

Fleabag'in Ardından


   Bulduğum her fırsatta bir şeyler izliyorum. İzlediğim filmlerin yerini son zamanlarda diziler aldı. O kadar iyi diziler var ki ince baskılı bir öykü okumaktansa hiç bitmeyecek gibi uzun bir roman okumayı sevmem, izlediklerim için de geçerli olmaya başladı. Uzun soluklu bir diziye başlamak, kısa bir filmden daha çekici geliyor artık.

   Fleabag dizisini henüz bitirdim. Aslında bu dizi için; "modern zaman aşkları" gibi bir klişe kullanmak isterdim. Yaşadığım ülkede pek de o modern zamanın içinde hissedemediğim için kime göre modern olduğu konusunda ikilemde kalıyorum ve bu ifadeyi pas geçiyorum. Netflix ve Rtük konusa girmeyi hiç istemiyorum. Nihayetinde hangi zaman olursa olsun aşkı anlatma konusunda en başarılı filmlerden/dizilerden biriydi. Harika bir diziydi, onu çok sevdim. Şu kapağın güzelliği nedir öyle?


   İlk sezon beni biraz zorladı. Kalbim sıkıştı, içim daraldı, bazı olayların abartıldığını düşündüm, fakat bırakamadım. Ardından dizi öyle iyi bir yere gitti ki etkisinden hemen kurtulamayacağım.

   Başrol oyuncusu olan Phoebe Waller-Bridge’ın çekiciliği beni benden aldı. Sherlock ve Black Mirror’da benim için düz bir insan gibi görünen Andrew Scott bile "aşırı" çekiciydi.
“aşırı” kelimesini ergen üstü bir kesimin gerekli gereksiz kullanması ve her nasıl oluyorsa benim algımda bir steriotip oluşturmaları gerçekten ilginç. Steriotip kelimesi yerine Türkçe bir kelime kullansam elbette daha iyiydi, fakat sadece “kalıp davranış” gibi bir şey söylemek(biraz da kelime dağarcığımın ya da anlatım gücümün yetersizliğinden olsa gerek) tam olarak bu anlamı karşılamıyor diye düşünüyorum. 

   Bu ara not ile beraber, düşüncelerimin götürdüğü yoldan gitmek bana hep eğlenceli ve doğru gelmiştir. Bir dizi üzerinden sosyal mesaj vermek değil niyetim. Kendi terapimi yapmak adına ya da kendi anormalliğimi normalleştirmek adına yapmak zorunda olduğum bir eylem bu. Bazen gereksiz bir konu hakkında uzun uzadıya konuşmak istersiniz. Her zaman bunun için birini bulmak mümkün olmaz. Zaten olması da gerekmiyor, bir mantık içermiyor.

   Nihayetinde beni her zamanki gibi asıl konumdan saptıran ve bitmek bilmez düşünce sağanağımın öncesine dönersek bu dizi gerçekten güzel. Tam bir insan gibi hissettiriyor.
Bu arada oyuncuların tümü cımbızla seçilmiş kadar iyi. Broadchurch ve Sarayın Gözdesi’nden tanıdığım ve her birinde bambaşka oyunculuklar sergileyen Olivia Colman ise bir başka güzel ayrıntılardan.

   Ben bir pesimistim. Hayat benim için öyle muhteşem bir şey falan değil, ama okuduğum kitaplar ve izlediklerim adına bu çağda yaşıyor olmak benim için en itisi!



BEN-CİL

Bu çalışmayı okulda
BEN-CİL

“Var olmaya” giden yolda “yok saymak” keskin, kontrast bir karşıtlığı çağrıştırır. Çoğunluklar arasında birey sayılmak isteyen ego; adeta bir yarıştaymış gibi, yok saydığının üstünden geçerek kendini yücelttiği ve var ettiği yanılgısına kapılır.
Oysaki
İnsani kimliğimizi maddesel gerçeklikle belirlemediğimiz bir hayat neden bir başkasını mutsuz etsin?
Önyargılarımızın bize ne faydası var?
Cinsiyetimiz olmadan “var” sayılmak neden bu kadar zor?

Öyle ki yargılayıcı fikir,
Güzel bir tuval üzerinde kontrastın uyumunda birleşmek yerine, ayrıştırıp sınıflandırır. Kötü bir bencillik ürünü olarak cinsiyete varıncaya kadar böler, böler, böler... Bu ayrımcı bencillik hali empati yoksunluğunun ürünlerinden biri gibidir. Düz bir mantıkla empati; kontrast dostudur.
Soruların cevabı içimizdeki “bende” saklı. İçimizdeki kontrastlara selam olsun!

Bu çalışmayı akademide bir etkinlik için oluşturmuştum. Kimlik, cinsiyet gibi konularda farkındalık oluşturmak için bir döküman.


SELF-ISH

The “ignoring” connotes an absolute contrast on the path of the “existence”. The ego -which desires to be an “ individual” in communities- thinks that it creates and exalts itself by crushing what it ignores; as it is in a race. This is a great mistake!
But;

Why do a life which we don’t define our personal identity with phsiycal reality disturbs people else?
What are the benefits of our bias?
Why is it so hard to “exist” without our gender?

The judgmental idea,
cannot combine the harmony of the contrast on a beautiful canvas; it classifies and separates.
This is the bad side of the egoizm and it separates and separates till degrading to gender,
This is the result of lack of emphaty.
As a simple logic, empathy is friend of the contast.
The answers of the questions are hidden in “me” inside us. All hail contrasts inside us!


Taş gibi, taş gibi, taş gibisin!


Kaldırım taşı, pırlantaya karşı?

Yine bir otobüs yolculuğunda tefekküre dalmışım. Bu nadide şarkı çalıyor şoför mahallinde.

Yılların sorgulamalarından şimdilik bana kalan, tüm inanç sistemlerini, tüm dünyayı, tüm dinleri ve toplumsal düzeni sağlayıcı kurallar dışında tüm her şeyi 'evrensel bir bakış açısı' ile sorgulamam gerektiği. Aslında bu bir gereklilik değil. Bu sadece düşünce ve yaşayış biçimimi bir zemine oturtma, tanımını yapma şeklim.



O zaman bu şarkıyı, kaldırım taşını aşağılayan pırlanta meselesiyle açıklayayım.

Dünya üzerinde, "azlık\çokluk"a, "arz\talep"e göre değer biçilmiş şeyler gerçekte ne kadar değerli? Evrensel olarak düşününce, manevi olarak ya da ölüm gerçeğine dayandırılınca, ki evrensel düşünmek bunu da gerektirir, hepsinin değeri aynı. Hepsi bir, hepsi aynı taş işte!

Böyle söyleyince bu düşünce din kökenliymiş gibi geliyor, aslında bence manevi şeylerin de anlatmaya çalıştığı budur. Bilim ve dinin asıl anlatmaya çalıştığı özünde aynı. Sonunda duygusuz, sıfırda nötürlenmiş, mantıkla doğrudan örtüşen bir şeyler...

Pırlanta, kimyasal olarak hayat kurtarmıyorsa, hastalıklara deva değilse, ne farkı kalır kaldırım taşından? Bu soru da pek bir saçma bir bağlam oldu.

Nihayetinde, sanıyorum Demet Akalın'ın meramı olan bir kanat çırpışı beni, eski günlerin AF Grubu şarkısına doğru uçurup kaçırdı. İşte beyin fırtınası böyle bir şey olmalı.

Hey Koca Artçı!

Motor, motosiklet, motorsikletlerimiz... Hayır, ben bir motosiklet sürücüsü değilim. Artçıyım sadece. Motosikletin üstündeki artık, kılçı...