Toni Erdmannn

   İyi şeyler izlediğim vakit, hiç durmadan bundan bahsetmek isterim.  Film festivalinde kaçırdığım filmi başka bir sinemada yakaladım. Ne güzel, ne güzel, ne güzeldi. 

  Kendimi tuta tuta izledim filmi. Ağlamamalıyım! Konuşmalara, olaylara, filmin gidişatına göre ağlanacak bir şey olmadığı havası esiyor. Öyle ki gereksiz ayrıntılarla boğmadan ve dramatize etmeden çok feci içime dokunuyor film. Birini suçlamak istiyorum, ama yapamıyorum. Kendimi karakterlerin yerine koyup durmadan edemiyorum. Böyle olunca kızamıyorum birini kestiremiyorum gözüme. 



  Sonra bir şey oluyor. Kendimi ağlamamak için tutup durduğum bir noktada bir gülme krizi... Neyse bu sefer yalnız değilim tüm izleyiciler koptu gitti.

  İşte böyle bir film. Ajitasyon yapmadan acıtan, basit absürt şakalar yapmadan güldüren, sorgulatan ve bir o kadar hayattan bir film. Oyuncular tiyatral olmaktan uzak, sanki önlerinde kameralar yok. Görüntü kesildiği anda izlediğimiz hayatlarına devam ediyorlar adeta. İlk sahnede korkutan el kamerası ve sarsıntısını sonra hiç hissetmedim. Nasıldı hatırlamıyorum bile, ama mekanlar, çekimler...bir o kadar güzeldi. 

Peki ya filmin başından beri beni benden alan kadın oyuncu Sandra Hüller'i nasıl anlatmalı? O nasıl bir güzellikti yalebbim! 

İnsan Kokusu

Umutsuz olmakla umut etmek arasında gidip geldiğim şu günlerde, canım yazmaktan yana olmadı. Halbuki bu zamanlar yazmak, çizmek, haykırmak gerekir. Belki zamanla bu isteği bile alacaklar elimizden. Az bilmek, az konuşmak, az düşünmemek sistemin tam istediği şey.

Bu konuyu uzatmayacağım. Onun yerine, umutsuz fikirlerimi ışıklandıran sanattan bahsetmek bana daha iyi gelecek. Mesela Bedri Rahmi'nin sanatından.



Aslında yeni okumaya başladım Bedri Rahmi'yi... Sanki sayfaları her açtığımda 1945 yılında yazılmış dizelerden bana doğru ışıl ışıl akan bir ırmak var. Güzeli, iyiyi görme yetisi, dopdolu bir yaşam enerjisi ve sanatla dolu sohbetler. Öyle "sanat sanat" dediğim için sıkıcı bir şey sanılmasın. Bedri Rahmi bizden olana, bizim motiflerimize ve insanımıza öyle yakın bir güzellik anlayışı sergiliyor ki gıpta etmemek mümkün değil.

Bu akşam da böyle!

Vereyim Sana Başka Bir Alem

   Öyle diziler ve müzik grupları var ki hayretle takip ediyorum. Birbirinden abuk programların izleme rekorları kırdığı, düzgün bir cümle kuramayan zatların şarkılarıyla meşhur olduğu böyle bir dönemde kendi dünyama dair garip üretimlerin devam ettiğini gördükçe gözlerim doğuyor gecelerime.

   Baba Zula'yı adam akıllı 2004 yılında dinlemeye başladığımı hatırlıyorum. Ondan öncesinde sadece ismini duyduğum bir gruptu. Bazı gruplar vardır, sürekli dinlemesem de sempati duyarım. Bazılarını ise hiç dinlememişimdir ama elim gitmez, içim ısınmaz. Bazıları konser sonrası daha çok sevdirir bazılarıysa o konserle albüm kapağı kapattırır. Baba Zula; her zaman sempati duyduğum ve konserlerinden sonra dört elle sarıldığım gruplar kategorisinde.

   Bir grubu dinlemek benim için daima en az bir albümünü yalayıp yutmak demektir. Öyle radyoda çalan iki şarkıyı bilince o grubu dinliyormuşum gibi hissetmem kendimi. Kaset döneminden gelen güzel bir alışkanlık bu bence. Özellikle okul döneminde dinlediğim grupları radyolarda bulmak pek mümkün değildi. Bu açıdan Güven Erkin Erkal ve radyo programı benim için bulunmaz nimetti. İnternetli hayatlarımızdan önce bu tür gruplarını tanımak ve albümlere ulaşmak epey zordu. Hele ki çevremde kulağıma uygun müzik sever olmayınca daha da zordu. Her pazar akşamı radyomun başına kurulup notlar alırdım. Sonra da ara ki bulasın o albümü. Bulduktan sonra da albümü çevire çevire dinle de dinle. 

   Güven Erkin Erkal ile birlikte Yön FM'de Ahmet Durakçı diye bir abimiz vardı. Ne konuşurdu ne konuşurdu...lakin güzel şeyler çalardı. İşte yine geçen gün gittiğimiz bir konserden daha doğrusu festivalin bir bölümünden bahsedecekken eski günlerde buldum kendimi. Buraya yazmaya başlayınca nedense böyle oluyor. Unuttuğum şeyleri hatırlamaya başlıyorum.

   Epic Fair Festivali'nde Baba Zula'yı canlı canlı dinlemek bana çok iyi geldi. Bütün sevdiklerim o sırada yanımda benimle sallanıp oynuyor olsun istedim. Keşke bir düğün yapsaydım da sahnede hep Baba Zula olsaydı istedim. O akşam böyle pek çok şey istedim ama bu konser ruhumu da mutlu bir şekilde havalandırmaya yetti. Enteli kunteli her türlü gencin müziğin içinde kayboluşu, kendilerinden geçerek oynayışları gözümün önünden gitmiyor. Öyle güzel bir ortamdı. Kendimi şanslı hissettiğim anlardan biriydi işte. 


   Yazının başına dönecek olursam, Baba Zula gibi bir grubun, önünüze koysalar "bu ülkede bu tutmaz" denecek kadar deneysel çalışmalarını sürdürebilmesine hala inanamıyorum. Bu tip oluşumlar umudumu mümkün kılıyor. 

   34 Oto Sanayi albümü ise kapağından sözlerine benim favori albümüm. Bu yazıyı bitirdikten sonra şöyle bir "Sinek Koca" şarkısı çalacağım. Şarkının anlattığı o çok yönlü hallerle hallenip güleceğim ağlanacak halime.

   İşte böyle kafalara bol selamlar olsun!

Hey Koca Artçı!

Motor, motosiklet, motorsikletlerimiz...

Hayır, ben bir motosiklet sürücüsü değilim. Artçıyım sadece. Motosikletin üstündeki artık, kılçık gibi yancı gibi bir şey. 

İsminin garipliğine bakmayın, pozitif bir yaklaşımla sanatçı da diyebilirsiniz, arkayı kollayan da. Aslında başlangıçta bana epey sıkıcı bir yolculuk şekli gibi görünmüştü. Güvenlik azlığından falan değil; üst üste giyin, uzaya çıkmadan astronotluğu tat ve sıkıcı yollar boyunca yolun bitmesi için sabret! Üstüne bir de üşüdüysen sıkıcılığına doyulmaz. İşte böyle; kısa yollar için macera, uzun seyahatler için bitse de gitsek durumunun öteki ucu.

Üniversiteye kadar tüm okullarım yürüme mesafesindeydi. O zamanlar uzak bir yere gidebilmek, her gün dilediğim otobüsle yol katedebilmek, benim için özgürlüğün ilk adımıydı. Böylece güvenli bölgeden, çok param olmaksızın uzaklaşabilir, müziğimle baş başa yalnız kalabilir, insan kalabalıklarında gizlenebilirdim. 

İstediğim kadar gürültülü müzik "5 radyo hafızalı Sony Walkman'imin" ucundaydı. Müzikle beraber akan yolda hayaller kurmak, o şarkı için kafamda klipler çekmek benim için yeterli bir macera idi. Hele ki "Ikarus" otobüse bindiğimde biletimi kutuya atarken şoförle bile muhatap olmama gerek yok yahu, bu kafa başka ne ister!

Böylece uzun yıllar okuluma, işime hatta her yerlere belediye otobüsleriyle gidip geldim. Şimdi o kalabalığın içine karışmak, bacak ağrıları eşliğinde dikili durmak eskisi kadar cazip değil. O zamanların özgürlüğü şimdiki yerini zorunluluğa ve yorgunluğa bıraktı. Yine de hala, bir akşam saati bomboş bir otobüsün arka koltuğunda etrafı izlemek ya da kitap okumak, eski günlerin özlemini gidermeye yetiyor da artıyor.

İşte artçı olmak böyle bir şey; eskileri hatırlamak, neyi neden sevdiğini yeniden keşfetmek ve sürekli hayal kurma halleriyle hallenmek. Motosikletin arkasında yol alırken düşlediklerimi yogada bile kurgulayamıyorum. Hem artçı, hem yoga yapan bir insan olarak ne kadar çok yönlü bir insanmışım meğer. Şimdiye kadar yoga ve artçı kelimelerini yan yana kullanan kaç kişi varsa onlara da selam olsun.

Aslında ben bu konuyu, hafta sonu yaptığımız motor gezisine bağlayacaktım. Şuraya gittik, şunları gördük yalebbim ne de güzeldi falan diyecektim. Kısmet bugüne değilmiş. Değilmiş ama şunları söylemeden edemeyeceğim yani konuyu bir yerelere bağlamak için bir artçı olarak hissettiklerimi de yazmalıyım.

Üst üste giyinmenin, kafamı kasktan her çıkarışımda maymuna dönmenin bile sıkıntı vermediği bir an geliyor. Aslında o anı daha ilk bindiğinizde hissediyorsunuz. Mis gibi kokan ve arabayla yolculuğun pek sevimsiz olduğu o yollarda kokuların içinden geçiyorsunuz. Havanın kendisi oluyorsunuz. Düşünceler, kafa boşaltmalar ve esinlenmelerse cabası. Her kahve molası, sanki aynı kitabı okuduğunuz arkadaşınızla geçtiğiniz sayfalarda olanlar üzerine konuşmak gibi. Her bölümde motorcu ve artçı iki kitap okuyucusu gibi bir araya geliyor. Gerginlik yok, fikirler var. Bir sonraki aradan sonra Nasa size "giysi testinden geçtiniz" belgesi bile verebilir. 

Bugün anlıyorum ki yolculuklar benim için her zaman önemliydi. İçimde hiçbir zaman çok gezmek, çok görmek ve hep hareket halinde olmak gibi bir his olmadı. Hayat dileklerinizi dümdüz algılamaz. Hayat içinizde en çok gürültüyü yapan ve derinlerinizde bağırdınız hislerinizi dinler hep. Çocukluğumdan beri içimde dalgalanıp duran özgürlük bayrakları o gün bugündür beni yollarda tutuyor. İşte o yüzden sürücümün dilekleriyle beni ben yapan hisler aynı motor üstünde olmamızı sağlıyor. İşte bu yüzden ben mutlu bir "artçıyım".

Belki de üretmek için gereksiz acılar çeker gibi yapmaya gerek yok.


Bir Hayvanay Bahçesi Neysi?

Tiyatro Festivali var dediler. Eh biz de bir Burak Sergen izlemesek mi dedik? Hani geçen yıl Çingene Boksör'ü izlemiştik, sevmiş, beğenmiş, oyun sonrası huşu içinde evimize dönmüştük.


Bu neymiş abicim, bu neymiş? Ara verse de gitsek dedim. Açtım telefonumu, oyunun kaç perde olduğunu anlamaya çalıştım. Anlayamadım. Oyunculara saygısızlık etmeyelim gibi bir sürü şeyler düşündüm. Baktım olacak gibi değil.

Eskiden, okumaktan sıkıldığım kitaplar için kendimi sıkardım. Bitireyim diye uğraşırdım. Sonra baktım ki benim vaktim az okunmayı bekleyen kitaplaraysa bir ömür yetmeyecek. Zaten ben bu kitabı hayattan keyif almak, anlamak ya da ruhuma, kafama bir katkı için okumuyor muyum? O sırada keyif vermeyenin, sonrasında bana ne faydası olacak? Kapat gitsin, bırak yarım kalsın, çık o oyundan, koy çayını, uzat bacaklarını oh! Bir keyif bir keyif.


Oysa Erdal Beşikçioğlu'nun Quills oyunu özel tiyatrolarla ilgili genel fikrimi değiştirmek üzereydi. Ne güzel oyundu yarabbim. Burak Sergen'in de bir suçu yok elbet ama azıcık seçici olsaydı benim de param boşa gitmemiş olacaktı. Bir sonraki oyununa gitmek için can atıyor olacaktım ki bir süre daha özel bir tiyatro izlemek istemiyorum.

Hey gidi İstanbul'un Şehir ve Devlet Tiyatroları... on beş yıl önceki hallerinize bu kafadan selam olsun!

Hey Koca Artçı!

Motor, motosiklet, motorsikletlerimiz... Hayır, ben bir motosiklet sürücüsü değilim. Artçıyım sadece. Motosikletin üstündeki artık, kılçı...