Sanata Başlama Yolculuğum ve Sanat Pratiğim I

 Aleni Sırlar Üzerinden

  Kendimi bildim bileli resim yapmak istedim. Tuvallerde gördüğüm resimler, renkler ve resim yapıyor olma hâlleri beni her zaman büyüledi.

   Aynı zamanda o büyünün ortasında, zihnimde bana eşlik eden sorular vardı:
   Neden doğdum,
   Neden yaşamak zorundayım?

   Yaratıldığımı söylüyorlardı bana, ama o, benimle doğrudan konuşmuyordu. Söylenmesi gerekenleri hep üçüncü ağızlardan işitiyordum. Tıpkı benim gibi etten kemikten insanlar, çocukluğum boyunca bana bazı kuralların var olduğunu, bunlara uymam gerektiğini anlatıyorlardı.

   Yaratıcının kurallarıyla birlikte, benden beklediği fiziksel eylemler olduğu da söylendi ve bu eylemlerin derinlerinde belli belirsiz bir gölge vardı: Korku.

   Özünde sevgi olduğu söylenen bu anlatılar, çocukluğumun kelimelerle bozulmamış duru algısıyla örtüşmüyordu. Onları anlamakta zorlanıyordum. Anlamaya çalıştıkça içimde bir yalnızlık büyüyordu; ve bu anlamada kendimi hep yalnız sanmanın yanılgısı içindeydim.

   Neden yaşamak zorundayım?
   Varoluşumun anlamı ne?

   Bu sorular gittikçe büyüyerek yaşamımın her alanında yankılandı durdu. Ailemin içime işleyen güçlü bağları olmasa, yaşama dair nasıl bir istenç geliştirebilirdim, bilmiyorum. Hayatın içkinliğini ve kendini kendinden var eden ruhunu anlamadığım o zamanlarda, insanların nasıl olup da hayata tutunacak bir yol bulabildiklerini bir türlü kavrayamıyordum.
Bir şey arıyordum… Hep arıyordum.
Ama neydi aradığım?

   Sanırım bana hayatı sevdirecek, dışsal olmayan, içten yükselen güçlü bir anlamdı aradığım. Bu anlam içten gelmedikçe, girift ve kuvvetli bağlarla güçlenmedikçe beni ayakta tutmaya yetmeyecekti. Varoluş sorgulamalarım; geleneklerle, dinlerle, boşluklarla ve düşüncelerle kesişti durdu. Hayatın bu kavramsal ve soyut tarafı kelimelere sığmaz bir şeydi. Bir yanıyla herkesin ulu orta söyleyip durduğu, ama yalnızca “o gözle” bakabilenlerin çekip alabildiği, sezgisel yankıyla duyabildiği açık bir sır gibiydi.

   Bu sırra, bilimin her dalı her an daha geniş anlamlarıyla ulaşıyor. Felsefeciler, psikanaliz ve diğer destekleyici pek çok alan, varoluşun sırlarını tanımlamayı kolaylaştırıyor. Hepsi bu derinliğin çevresinde dönüyor. Ama ben, bu açıklamaların en yalın hâlini her defasında sanatın içinde buluyorum; felsefede, edebiyatta ve sanatın tüm uzuvlarında görüyorum.

   Bu arayışın izleri zamanla sanatıma da yansıdı. Soruların cevabının görünür ve açık olduğunu biliyordum; ama o cevap, yalnızca kişinin kendi algısında anlam kazanabilirdi. Alımlayanı kendi bakışından cevabı bulmaya davet edecektim. Soruların cevabının görünür ve açık olduğunu bilerek, en iyi çözümün tıpkı bir psikolog gibi, kişinin soruları kendine sormasından yola çıkacaktım.

    Hayatın anlamına tek bir cümleyle, kısa bir açıklamayla ya da tek bir yolla ulaşılamayacak olsa da iyi bir gözlemcinin kuş uçuşu bir bakış açısıyla onu her an yakalayabileceğini hissediyordum.

   Bu anlamı bulmak için; değişen, ama herkesin varlığını derinden hissedebileceği yollar var. Kişinin erdemlerini yüceleştirecek fiziksel herhangi bir eylem anlamında söylüyorum bunu. Benim için bu “yüceyi” oluşturan eylemler, işler ve davranışlar içinde en tepede her zaman sanat vardı. Yazmak, çizmek, yaratmak… Bunların herhangi birinin parçası olmak! Örneğin edebiyatın içinde bir okur olarak bile olsa yer almak, benim için yüksek değer atfettiğim “yücenin” anlamını oluşturan parçalardı. Onların içinde doğrudan bulunmak, onun bir parçası olmak demekti. Ancak bu şekilde hayata katlanabilir, kavrayışımı genişletebilir ve var olabilirdim.

   Bu aleni ve açık sırlar içindeki anlamı nihayetinde biz kendimiz yaratırız.

   Babam kendi anlamını emeğiyle yaratanlardandı.
Çocukluğundan gelen mecburiyetler onu yaptığı işin çıraklığında yoğurmuş, o zorluklar onu iyi bir ustalığa taşımıştı. İyi bir usta olmak, onu iyi bir insan olmaya zorladı.
Benim için de üretmek, yalnızca var etmek değil, anlamın somutlaşmasıydı.

   Seri üretim için tasarlamak, var olanı tekrar tekrar çoğaltmak bana yetmiyordu. İş hayatımda tasarım yoluyla bunu ziyadesiyle deneyimlemiştim.

   Yaratıcı bir üretim dili oluşturabilmek için akademik eğitim almaya mecbur hissediyordum kendimi.
Bu eğitimden geçmezsem temellerimin sağlam olmayacağına inanıyordum. Çağın sunduğu kolaylıklarla artık herkes kendi kendine bir şeyler öğrenebiliyor, ama doğru kaynağı bulmak yeter miydi? Düzenli çalışmak için bir zorunluluk hissine, bir disipline ihtiyacım vardı. Kendi kendime çalışırken motive olamayacağım; uzun vadede amaçsızlık dehlizlerinde boğulabileceğimden endişe ediyordum.

Öğrenme sürecinde akademide olmak, aynı zamanda çocukluğumdan beri içimde büyüttüğüm o büyülü alanın bir parçası olmak demekti ve ait hissetmek; daha önce bulunduğum ortamlarda misafir gibi hissederken bu alanda dilediğimce kendim olabilme deneyimini yaşıyordum. Üstelik Güzel Sanatlar ’da öğrenci olmak, çoğu zaman öğrenciler tarafından “sistem içine zincirlenmek” gibi algılanırken ben hiç öyle hissetmedim. Aksine o zincirlere önce bağlanabilir, sonra da onları eritip dönüştürebilirdim.

   Belki yaşımın getirdiği olgunluğun, belki de içimde yanan isteğin yoğunluğu sayesinde hem eğitmenlerin hem de öğrencilerin meramlarını açıklıkla görebiliyordum. Amacım netti; başka varsayımlar, başka beklentiler beni etkilemiyordu.
Öğrenme yolculuğuna çıkmıştım ve olacakları önceden kabullenmiştim.
Belki de bu yüzden, bana yol gösterecek gerçek mentorlarla yollarım kesişti.

   Küçük hedeflerle dolu bir düzenin içinde çalışmak beni sürekli diri tuttu.
Sonuca değil, sürece odaklanmanın tadını çıkardım.
Mentorlarımın beni doğru yönlendireceğine dair duyduğum güvenle kendimi akışa bıraktım.

   Ne yazık ki Güzel Sanatlar liselerinden gelen birçok öğrencide bu güvenden eser yoktu. Çoğu, kendi amaçsızlıkları ve isteksizlikleri sonucu önlerini göremez haldeydi.
Lise boyunca sınava hazırlanmak, onlar için sanatın kendisinden daha baskın bir amaç hâline gelmişti.
Bu yoğun çalışma ve stresin sonucunda üniversiteye kabul edilmek, bence onlar için rahatlamayı ve en büyük amaca ulaşıldığına dair sahte bir algıyı beraberinde getirmişti.

   Onları bu hale getiren sistem düşünüldüğünde birçok genç aynı anda benzer bir ruh hâli içindeyse ve bu sistem onlarda olumsuz bir dönüşüme neden oluyorsa, bunun için onları kim suçlayabilir?

   Bu nedenlerle sanat eğitiminde aldıkları başlangıç dersleri onlara bir külfet gibi görünüyordu. İlk dönemi kaplayan Temel Sanat Eğitimi dersi, onlar için sıkıcı bir tekrardan ibaretken, benim için heyecanlı bir başlangıçtı. Bu dersi yıllar önce okuduğum bölümde bir ders olarak görmüşken şimdi tüm döneme yayılan önemli bir ders olarak alıyordum.

   Böylece derslerin başlangıcında bize verilen etüt ödevleriyle işe başladık. Bir haftada tamamlamam gereken üç etüt ödevini yetiştirmekte epey zorlandığımı hatırlıyorum. Öğrenciler bu ödevleri hızlıca yapabildiklerinden bahsederken ben İnce ve temiz bir iş çıkarabilmek için okuldan geldiğim saatlerin çoğunu bu etütler için harcıyordum. Fakat şikayetim yoktu. O zorlanmanın içinde tarifsiz bir tat vardı ve ben artık kendi “yücemin” bir parçasıydım.

   Ebru Sıcakyüz



*Yazar ve bilgisi dışında alıntı yapılamaz, resim kullanılamaz. 

Bir Ödev

       Varoluşun olası amaçlarından biri “mutlu olmak”tır fikrinden hareketle bu satırlara devam edeceğim. Anlık mutlulukların dışında mutluluğu hayatın geneline yaymak pek çok insan için o kadar kolay olmaz. Egolarımız, şartlanmalarımız, büyüdüğümüz ya da yaşadığımız çevreden edindiğimiz ve yaşam hedeflerimiz sandığımız pek çok inanç ve ön yargı insanı mutlu olmaktan alıkoyar.

    “İçe dönmek” ve “kendimizi tanımak”; pek çok öğretiden ve felsefeden aşina olduğumuz iki kavramdır. Bu iki kavram mutluluğu ve hayat amacımızı bulmaya yönelik atılan adımlar için önemlidir. İyi ve doğru insan olma yolunda kendimizi keşfetmek, en somut hali ile yetilerimize ve isteklerimize en uygun eğitime, çalışma hayatına ve hayat felsefesine yönelebilmek kendimizi ne kadar iyi tanıdığımızla doğru orantılıdır.

   
   
   
Kendini tanımanın en eğlenceli ve en kısa yollarından biri ise “sanat”tır. Sanat evrensel bir dildir ve bu yönüyle de; barışçıl, ön yargısız, evreni kucaklayan bir yapıyı beraberinde getirir. Sanat; güzele ve estetiğe dayanması açısından da insanı; güzeli-çirkinden iyiyi-kötüden ayırmayı kolaylaştıran bir olgudur. Sözü edilen güzel ve çirkin; günümüz sosyal medyasının empoze ettiği kavramlarla karıştırılmamalıdır, bunun için estetık algı daha doğru bir tanım olabilir.

   Genel hedef; bireyin kendinden yola çıkarak toplumun ve tüm insanların mutluluğuna dönük iyi bir dünya idealini benimsemesidir. Bu açıdan Resim ve Görsel Sanatlar Öğretmenliği oldukça önemlidir. Kendini tanıyan birey, hedeflerini daha kolay belirler ve daha hızlı adımlar atabilir. Sanat, işlevsel yönüyle de bireyi harekete geçirir. İçindekini kağıtlara, maddeye, bir esere dökebilen ve dönüştürebilen çocuk için sosyal hayat da kolaylaşır.

   Okullardaki ders içeriklerininse öğrencilere bilgi yığmak yerine sanatı sevebilecekleri bir bakış açısı kazandırmaya yönelik olması gerekir. Verilen bilgilerle dönem sonunda yapılacak sınava hazırlık yapıldığı hissiyatı stresi yerine, bilimsel olarak kanıtlanan “insan mutlu iken asıl öğrenmenin gerçekleştiği” göz önüne alınarak bu dersi sevdirmek adına daha özgün, sınıfın hazırbulunuşluğuna göre ve özgür olarak ders işlenmelidir.

    Ders işleme yöntemlerinde çocuğun aktif olarak yer alacağı, hatta kendisinin seçtiği konular üzerinden gidilebilir. Bilindiği gibi çocukların yaptığı resimler çoğu zaman psikolojik durumlarını ortaya koymakta, söyleyemediklerini aktarmakta yol gösterici olabilir. Resim dersi işlenirken, çalışılacak çizim ya da sunumun malzemesi çocuğa bırakılarak bu dersin bir zorlama niteliğinde olmadığı açıklanabilir.

    Dersi ölçmede çocuğun dersi almadan önceki ve sonraki hali gözlemlenebilir, yaptığı ürünün teknik açıdan mükemmelliği yerine derse katılımı ve ilerlemesini göz önünde bulunduran notlar verme yoluna gidilmelidir.

    Bir insan, konuşarak,  toplum ile kaynaşarak kendini ifade etmekle beraber; yazarak-çizerek, dans ederek ya da müzik icra ederek içindekileri dışa vurur. Ortaya çıkan ürününde bilinçaltındaki soruların cevabını alabilir. Ürettiği eserlerle, konuşma dilinin ötesinde hissettiklerini insanlarla paylaşma olanağı sağlar ve en önemlisi ruhunu tatmin edebilir.  Böyle bir tatmin duygusuna erişmiş, içindekini dışa vurabilen, öz güvenli ve anlamsız değil anlamlı ve yenilikçi arayışlar içinde olan nesiller yetiştirmek öğretmenliğin asıl amacı olmalıdır.

*Bu metin, okul döneminde istenen bir ödeve dair o an için içten gelen fikirlere dair bilgi içermeyen bir içeriktedir.
*Yazar bilgisi dışında alıntı yapılamaz!   

Veda

 29.07.2022

   Dün gece İlhan İrem bu dünyadan göçtü. Öldü demek çok kuru gelecekti göçtü demekse yapıştırma bir kelime gibi durdu.

Birkaç gündür fiziksel olarak pek de iyi hissetmiyorum. Dün gece de ağrılı sancılı bir gündü. Bugün bu ağrılı gecenin ardılı olarak hala halsiz ve bir türlü ısınamıyor gibi hissediyorum. Hava güneşsiz, bulutlu ve sıkıcı… Suratım asık, gülümsesem de bıkkın hissediyorum.

    Dün gece bir süre için akan yaşların dışında, bir yanım bu ölüm haberinden hiç etkilenmemiş gibiydi. Fiziksel olarak özlemini duymayacağım bir insanın ölümüne üzülmek elbette daha geçici olmalıydı. Ateş düştüğü yeri yakmaz mı? Lakin yine de anlamadığım bir şekilde hüzünlüyüm. Sanki bu mutsuz gün hasta hislerimin ve havanın bir karması gibi ama öyle mi gerçekten? Dün geceden beri İlhan İrem için yazılıp paylaşılmış her şeyi görmek istiyorum. İnsanlarla bunun hakkında hem konuşmak istiyorum hem de tek laf edesim yok. Yine de merakla onun ölümü üzerine yaşanan gündemi takip etmek istiyorum. Sanki bütün gün Twitter’ın başında hangi ünlü onun için bir şeyler yazmış diye bakabilirim. Çok tuhaf bir dürtü bu! Tahminimden daha fazla etkilendiğim için mi, etkilenmek istemediğim için mi böyle bir içgüdüm var? Öyle gibi gelmediği halde neden hüzünlüyüm?

   Bu hali kendi hayatımda yaşadığım anlarda ayrımsıyorum. Hüzünlerin üzerimden geçip gittiğini sandığım halde sonrasında beni nasıl da etkilemiş olduğunu hatırlıyorum. Davranışsal olarak etkilenmemiş görünen halim, hayatın devam etmesine dair fiziksel bedenimin devama tutunuşu gayet güzel görünüyor. Peki, o zaman bugünkü duygusallığımı, isteksizliğimi, her an ağlayacak bu halimi neyle açıklayabilirim? Hava, hastalık?

Bugün kendimi iyileştireceğim. Saklanarak değil de tüm o paylaşımları okuyarak, tüm yazılanları seyrederek, belki bu yazıyı yazıp içimdekileri yazıya dökerek kendimi iyileştirebilirim. Kaçmadan, geçer diye beklemeden. Belki de bu halimin sebebi sadece İlhan İrem’in ölümüyle, sadece ona olan sevgimle ilgili değildir. Belki de sadece hastayımdır.

Yüce bulduğum, dinlerken duygularımda yarattığı o etkisine inanamadığım şarkıları yazan insan öldü.

Yüceliğe dair yıllarca tanrı ile yakın tuttuğum o insan, insan olarak öldü.

Gençliğim ölüyor?

Her şey ölüyor? Zaten İlhan İrem’de bulduğum cevaplar ve sorular hep buna dair değil miydi?

Şu anda neden ağlıyorum? Onun vesilesiyle öğrendiğim, anladığım, yaşamımı sürdürmemi sağlayan o şeyleri yine de bir ölümlü olarak kabul edemeyişime mi?

İnsan bencildir. O şeyle ilgili hep kendine ağlar. Kendisiyle ilgili olan o bilgiye ağlar. Bir anıya, bir daha geri gelmeyeceğine, onun kendinde uyandırdığı duygulara…

O zaman ben şu an her şeye ağlıyorum. Nedenine dair tek bir duygu seçemiyor oluşumun sebebi belki de budur.

Galiba o hayatıma dair her şeyi oluşturan parçaların toplamında bir simgeydi. Geçmişi kabul edişimde, geçmiş anılarımla ilgili tüm düşüncelerimde onun söylediklerine dair kurduğum bağlantılar… Galiba garip bir şekilde kutsal kitap etkisi yarattı bende.

Şu anda gerçekten onun ardında bende kalan hislere mi ağlıyorum yoksa sadece hasta hissettiğim için duygusal bir an mı yaşıyorum? Hayatımda bazen her şey birbirine o kadar bağlı ki bu kadar yakından bakıp anlamak mümkün değil. O yüzden böyle muhteşem kusurlarla mükemmel varlıklarız ve bir o kadar basit! Böyle önemsiz bir beden içinde böylesine yüce!

 30.07.2022

İlhan İrem’le ilgili yazılan çizilen ne varsa hepsini merak ediyorum. İçimi kanırtana kadar bakmak, görmek istiyorum. Cenazesi için toplananları, kalabalığı, yolları… çok merak ediyorum. Benim bu merakım kan aldırırken koluma saplanan iğneyi ve enjeksiyona dolan kanın her anını her seferinde izlemek isteyişime benziyor. Eğer olup biteni görmezsem canım daha çok acıyacak. Aynı acıyı, onu izlemediğim için, iğnenin ne zaman batacağı ve sürecin ne zaman biteceği ile ilgili belirsizlikle daha çok acı hissedeceğim. Oysa izlersem hepsini total bir gözle seyredebilir ve bilebilirim. Bildikçe hakim olabilirim.

İlhan İrem’le ilgili hiç anlamadan gelip içime oturan bu ağırlığı unutarak gömmek yerine izleyerek anlayabilirim belki. İzlerken kendi katarsisimi de yaşamış olurum.

Manevi olarak ya da düşünsel olarak her şeyi kabul etmiş olduğum bir durumda bedenimin verdiği bu tepkiyi hala anlamıyorum. Üzerine bolca yazıp konuşarak da diğer aşamaya geçebilirim belki. İnsanlar yas için bir araya gelecekler, üzerine konuşacaklar, fiziksel olarak bedenlerini yas topluluğunun içine sürükleyecekler, böylece hayatın devam ettiği diğer aşamaya geçmek kolaylaşacak onlar için.

Düşünsel bazda daha hızlı evrilmemiz yüzünden mi bu fiziksel acının kontrolsüz bir biçimde yaşanması ve düşünceyi doğuran hislerden ayrı bir yol alması? Şu anki bilincim ve hayata tutunuşum herhangi bir günde hissettiklerimle aynıyken içimde sızım sızım sızlayan o fiziksel ama duygulara da baskı yapan o acı aynı anda nasıl olabilir diyorum? Ben tek bir kişi değil miyim? Fiziğimle ruhumun aynı anda aynı tepkiyi vermesi gerekmez mi?

Hala sorularımın cevaplarının derdindeyim bir çocuk gibi, fakat bu anlamada kendime engel olamıyorum. Bildiklerime inanamaz gibiyim. Bu hislerimle ilgili şaşkınlığım sürse de bugün hala içime yerleşmiş o ince sızıyı hissediyorum ve bu etkilerin havadan, sudan, hastalıktan olmadığından artık eminim. Ne kadar sık yaşasam da bir hüznü fiziksel olarak yemek borumdan midemi sıkı sıkı tutan ve orada aşağı yukarı gezip duran acılı bir hissin böyle bir etkisine hiç alışamayacağım sanırım.

Güle güle İlhan İrem.

Işık ve sevgi hep bizimle olsun.

Şimdiye ait bir kafa!

 

    Sevgili auralı migren!

    Henüz ilkokul çağındayken sokakta oynadığım bazı zamanlarda tuhaf bir hal içine girerdim. Sanki
koşan oynayan, arkadaşlarımla konuşan kişi ben değilim. Bir ben var benden içeri… ben izliyorum, bedenimse benden ayrı hareket ediyor. Ben sadece gözlemciyim.

    Ortaokula geldiğim vakit; bu tuhaf spritüal halin üzerine bir de sol gözümün görme açısında daralma başlayıveriyor. Adeta at gözlüğü takmışım, sol yanımı göremiyorum. Meğerse bu haller; ardından gelecek şiddetli baş ağrısının habercisiymiş. O hale girince, ağrı gelene kadar uzayan bu süreçte bazı kelimelerin karşılığı yok. Rakamların yazılışları hiçbir şey ifade etmiyor, kafam karışık, algım bozuk…

    Nöroloji, ultrason, haplar… derken neredeyse on yıl boyunca hayat normal akışında devam ediyor.

    On yıl sonra:

    Geçen on yılın ardından bir gün hayatımda ilk kez gondola biniyorum. Hani şu lunaparklardaki anlamsız uçan kayık… indiğim anda yine konuşan ben değilim, algım bozuk, cereyan kesik, hele bir de… ardından sol gözüme bir at gözlüğü yerleşiyor. Büyük bir korkuyla soluğu yine nörolojide alıyorum. Temiz bir MR(emar)ın ardından ilk kez o zaman duyuyorum senin adını: Auralı Migren!

    Bu sefer altı ay sürecek bir ilaç tedavisi başlıyor. Zihin olarak hayatımın en güzel zamanlarını şu an adını bile hatırlamadığım o hap sayesinde yaşıyorum (sanıyorum o hapın içinde antidepresan vardı ve ilk kez bir şeyler düşünmeden yaşamanın tadına varmıştım). Ardından hayat yine sağlıklı akışta devam ediyor.

    On üç yıl kadar sonra:

    On iki, on üç yıl daha geçiyor. Ne bir atak, ne ağrı, her şey yolundayken bir gün bir konser çıkışı bulutların ardından bakma hissi geliveriyor. Gözümü kapattığımda parlak ışıklar ve nasıl yattığımı bilmediğim bir ağrı. Sürekli kullandığım bir ilaç yok, o yüzden iki dolorex alıp uyumaya çalışmaktan başka çare bulamıyorum. Sersem bir uyanıştan sonra bir yıl daha rahatım. Bir yıl sonra ağrılı bir atak daha ve ardından bir yıl daha geçiyor.

    İki yıl sonra:

    Yeni gelen belirti at gözlüğü değil. Bu seferkinde görme kaybım sol gözümün tam merkezinde. Ağrı gelmiyor. Ağrı gelmedikçe görmediğim o küçük karanlık nokta büyümeye başlıyor. Bir süre ağrısız gelen bu atağın geçmesini bekliyorum. Geçmiyor. İki hafta sonra yine MR’ım temiz ve "sibelyum" diye bir hapa başlıyorum. Hızla kilo alıyorum. Akşam 10’da yatıp bir sonraki gün 12’de zor kalkıyorum. Hiçbir şey yapmaya isteğim yok. Görme sorunum geçmeyince bir de beyin elektrosu çekiliyorum. O da temiz. O lanet sibelyum’u kullandıktan iki hafta sonra görüşüm açılıyor. Yani görme kaybım tam bir ay sürmüş. Sibelyum laneti ise ben 7 kilo alıp hayattan iyice soğuyuncaya kadar 6 ay devam ediyor. Haptan sonra sağlıklı hayatıma tekrar kavuşuyorum. 

    Bir yıl sonra:

    Bir yıl sonra, her şey mutlulukla ilerlerken bu sefer de algım yine bir fanusun içine kapatılmış gibi oluyor. Bir hafta boyunca her gün sislerin ardından hayata bakış, hiçbir şeye odaklanamama ve ağrı değilmiş gibi görünen ama yatıran ataklarla geri geliyor. Bu sefer üniversitenin araştırma hastanesini deneyeyim diyorum. Bu hastane de geçen yıl çekilen MR’a dudak büküyor. Bizim MR’cımız çok iyi, bazen daralan damarlar gözden kaçırılıyor diyor. Hadi bakalım bir MR daha. Çok uzun süre görme kaybım olduğu için bir de nörosensöriyel çekiliyorum. Hatta doktor; bunu yanlış söylediğim için algısının bozuk olduğunu bildiği migren hastasının kelime hatasını düzeltiyor. Bir tedaviden yeni çıktığımdan “hiç söylenme, senin 10 yılda bir atağın olmuş, her gün ağrı çekenler var” diyerek sosyal zekasını ortalara saçıyor. İçimde “sen hiç migren ağrısı çekmediysen ben nasıl şanslı oluyorum” çığlığı ile gelişmemiş bir ülkede olduğumu hatırlayarak bir de doktorun aşağılayıcı tavrıyla çatışmayı reddediyorum. Hemen bir ilaç yazıyor; Lamictal. Bipolar ve epilepsi tedavisinde kullanılan bir ilaçmış da falan.  Auralı migrene botox neylesinmiş… yanındaki doktor MR’ımın auralı migrene uymayacak kadar temiz olduğunu söylüyor. Teşhis koyamıyorlarmış ama bu ilaç yangıyı baskılarmış. O zaman bu kul neylesin…

    Nihayetinde ilacı kestikten bir süre sonra algımın yerinden çatırdadığı bu güne geri geldim. Ağrım ne var ne yok, ataksa bugün üçüncü gün ve hala kendini hissettiriyor. Psikolojim mi bozuk diye diye psikolojimi bozma eğilimi de cabası.

    Öyle olsun auralı migren. Artık varlığını ve seninle yaşadığımı kabul ediyorum. Ben seni kabul ediyorum…


Kavramlar içreyim


   İnsanlığın başlangıcından bugüne belki de tek bir heceden, binlerce kelimeye evrilen dil(imiz) her gün değişmeye devam ediyor. Önce görüyoruz, söylüyoruz, duyuyoruz ve o kavramı somut bir karşılık için düşlemimizde tekrar yaratıyoruz.

   Aynı kültürde yetişip aynı dili kullanan insanlar olarak dilden yansıyan bir kelime her birimizde aynı kavrama mı karşılık geliyor? Bir kavramın karşılığı hepimiz için aynı olabilir mi?
Soyut kavramların her bir insanda uyandırdığı duygular elbette farklı olacaktır. Hatta zihninde yarattığı görüntü, renk ya da o kavramın zihninde oluşturduğu his her ne ise başkalaşması fikrine alışığız. Örneğin "hayal" kelimesini ele alalım. Biri için hayal; pembe düşler demekken, bir başkası için daha karanlık bir anlam ihtiva edebilir. Peki ya ben kare dediğimde, bir kare çizdiğimde karşımdaki kişi aslında üçgen gibi görünen bir cisim algılıyorsa? Bunun adına da kare diyorsa? Onun biçimsel doğruları sadece kelimelerimizde birlişir gibi görünüyorsa?


   Dil geliştikçe, yıllar geçtikçe ve teknoloji dediğimiz şey geliştikçe insanlık olarak sadece zamanda değil her anlamda ilerlediğimiz fikrinin bir önyargıdan ibaret olduğunu anladığım bir dönem geçiriyoruz. Özgür olmanın, bölme değil birleştirme düşüncesinde fikir birliği etmenin, yeniliklere açık olmanın ve ayırmamanın bize çağdaş ve kaliteli yaşamı sunacağını özümüzde hepimiz biliyoruz. Bilsek de geri doğru salınmalara engel olamıyoruz bir türlü. Dünya üzerinde bilimde yol aldıkça her nasıl oluyorsa savaşlarla ve sınırlarla dolu bir dünyanın içinde buluyor kendini insanlık, tekrar tekrar. Oysa biz zamanın ileri doğru yol alan bir olgu olduğunu düşünmüyor muyuz? Evrenin var oluşu yanında saniye gibi kalan bugüne kadarki ömür süremde gördüklerim ve bana anlatılanlar kimlerin doğruları?

   Kelimeler zamanla  çoğaldı. Çoğaldıkça çoğaldı, ilkel insanın aksine doğa ile yaşamayı unuttuk. Konuştukça özümüzden koptuk. Yarım bilimimizle biz, özden gelen ve atalarımızdan aktarılan içsel hayat bilgisinden uzaklaştıkça bölündük ve daha çok unuttuk. Bunun yerine bazen sayısal zekayı bazen de salt kurnazlığı yeğ tuttuk.

   Bilim geliştikçe(!) kelime ve kavramları yönlendirmek kolaylaştı. Dolayısıyla toplumları yönetmek daha basit hale geldi. Güçlünün güçsüzü yenmesinin yanında daha fazla konuşanın en çok bağıranın doğru sayıldığı topluluklara evrildik. Kavramların içini boşaltıp yerlerine anlamsızlıklar ekledik.

   Ne diyordu eski bir tapınağın girişinde yazdığı iddia edilen söz “bilmek lanetlenmektir”. Oysa bilmek, Umberto Eko’nun Gülün Adı’nda dediği gibi “Gerçek sizi özgür kılacak”tır. Bizi mutsuzluğa sürükleyen "asıl öz" ile tamamlanmamış yarım bilgilerin sonu egolarımızda tıkanmaya mahkumdur. Çünkü biz bilimle donan dünyamızda ruhu, tini, özü reddetmenin, yarım ve eksik bilginin vehametine kapıldık. Yok saydık. Var saydıklarını sananlar ise daralan kavramların somut evrelerinde takıldılar. 

   Bir hocam derse şöyle başlamıştı. “biz kelimelerle düşünürüz, düşüncelerimiz davranışlarımıza yansır. Ne kadar çok kelime öğrenirsek, hayatımızın kontrolü o kadar elimizde olur. Ona göre zengin bir hayat yaşarız. Bunun tek yolu daha çok kitap okumaktır.” Bu açıklama duyduğum en mantıklı ve yalın bir doğruyu dile getiriyor. Öz'e inene kadar okumak, okudukça soruları artırmak, sormak ve yeniden sormak!

   Sormadıkça ve aramadıkça bize sunulanı kabulden başka çare yoktur. Yarım bilgilerimiz ve özünden ırak kelimelerimiz bizi bizden ayıran bir olguya dönüşmekte ustalar. Ne diyordu kutsal kitap dillerin doğuşunu anlatırken Babil kulesi için; “Onların dillerini karıştıralım. Birbirlerini anlamasınlar diye.” Belki de bu, dilin doğuşundan başkalaşacak zamana ve yayılışına kadar geçen sürenin bir özeti. Artık dil, zihinlerimiz aynı paralellikte evrilmediği için bizim üzerimize yağan, özümüzden koparan bir lanettir, kim bilir?

   Anlatabildiklerimizin karşımızdakinin anladığından ibaret olması fikri bile biraz korkutucu değil mi? Çoğaldıkça uzaklaşmamızın, Özdemir Asaf’ın deyimiyle paylaşılamayan yalnızlığımızın bir tezahürü. Yine de bunca farklılığımız, hislerimizin özden bu kadar kopuk olmasının sonucunda toplumsal yaşantımızda yani fiziksel gerçekliğimizde birbirimizi anlamamız bir mucize değil de nedir?

'Herhangi bir sözcüğün işitimsel imgesini, anlıkta ona karşılık düşen kavramla buluşmadan yakalamak ve anlamak bir tansıktır" demişti Melih Cevdet Anday.

   Algılarımızı beş duyu ile kısıtlarsak bize buz dağının görünen kısmı ile yaşamak düşer. Buyrunuz, yaşayınız. Yine de dinleyiniz büyük şari Orhan Veli'yi;

“Ağaca bir taş attım;
Düşmedi taşım,
Düşmedi taşım.
Taşımı ağaç yedi;
Taşımı isterim,
Taşımı isterim!

Bu kadar az sayıda kelime ile bundan çok daha fazlasını anlatmıyor mu? Belki de sanat tam da böyle bir şey!



Aşağıda, çok güzel bir alıntı var. Düşüncelerimle tansık denecek bir paralellik gördüğüm için buraya ekliyorum:
"Evrim Ağacı instagram alıntısıdır:



 Eskilerden kalma bir Hürriyet/Anadolu Ajansı haberi... Bu haberde (bariz olan şeyler haricinde) dikkatimizi iki şey çekiyor: İlki, bir zamanlar gerçek bilim haberleri yapılabiliyormuş Türkiye'de de, baş döndürücü (gerçi artık bu tür şeyler çok şaşırtmıyor)! İkincisi ise, dilin bu kadar kısa sürede, bu kadar köklü bir evrim geçirebilmesi... Dillerin de canlılar gibi evrimleştiğinin canlı kanlı kanıtı bu ve bunun gibi gazete küpürleridir. Şu haberi, bugün yapmaya cesaret edecek kadar aydın 1 tane gazete olsaydı, kullanılan kelimeler, cümleler, vs. tamamen farklı olurdu. Muhtemelen siz de haberi okurken bunu fark edeceksiniz. Gerçekten baş döndürücü!

Her şey, an be an etrafımızda evrimleşiyor ve bunu fark etmiyoruz bile! Çünkü ömrümüze ve deneyimlediğimiz zamana kıyasla çok yavaş oluyor; fakat bu şekilde uzun zaman dilimlerinden kesitler aldığımızda, evrimi görebiliyoruz. İşte biyolojik evrim de böyledir. Tıpkı bu gazete küpürü gibi, fosiller de derin zamanlardan bize kesitler sunarlar. Bu gazete küpürüyle, 1 gün sonrasının gazete küpürü arasında fark göremezsiniz. Ancak bu küpürleri uç uca ekleyerek bugüne kadar gelecek olursanız, müthiş bir değişim görürsünüz. Aynı gazete küpürlerini geçmişe doğru takip ederseniz, yine müthiş bir değişim görürsünüz. Bu gazeteden 1 gün önce çıkan gazetenin dili farklı değildir; ancak kademeli olarak geri giderseniz, bu değişimi görmek kaçınılmazdır. İşte bu, evrimdir.
Fosillerde ve nesillerde de, bir sonraki nesil atasıyla birebir aynı gibi gelebilir. Ancak mutlaka ufak tefek farklar vardır. Bu diziyi yeterince uzun sürdürürseniz, o kadar alakasız canlılara ulaşırsınız ki, artık o canlıları, başlangıçtaki canlıyla aynı kategoriye alamazsınız. İşte bu da, biyolojik evrimdir.”





Border Filmi Sonrası Gevezelikleri


Mademki bunca şey izliyorum, kendimce beğenimi dile getirmeye hakkım olduğunu düşünerek son izlediğim film için bir şeyler diyeyim. Çünkü bu konuda fikir beyan etmeyen bir ben kalmıştım.

Film öncelikle bir Amerikan kurgusu olmadığı için dikkat çekici. Yılların film izleyicisi olarak bir takım formüllerden sıkıldık. Lakin yine de bu demek değil ki sallanan başakları yarım saat izlemek istiyorum. Şükürler olsun ki ikisinin ortasını bulmayı başarabilen pek çok yönetmen ve film var. Bu film onlardan değil ama epey yaklaşmış. Eleştirmen damarımın tuttu, kendimi tutmayacağım.

Border”ın fragmanı filme dair olumsuz bir yargıya kapılmama neden olmuştu. Malum; görüntüler biraz “Mucize”, “Wonder” imajı veriyor. İster Stephen Chbosky’ın ister Mahsun Kırmızıgül’ün  Mucize'sini kerteriz alın; yetti gari!  Bu filmlere ihtiyacımız olduğu gerçeğini yadsımıyorum. Hafif bir şeyler izlemek istediğimde açıp izliyorum, o an için sevdiğim de oluyor. Ya sonra, ardında bir fikir, sarsıcı bir etki bırakmadan geçip gidiyorlar.

Bunları neden anlattım, çünkü bu film ters köşe dünyalar yaratarak bakış açımızı değiştirmek istemiş belli ki. (bundan sonrası spoiler içerebilir) Güzel de başlamış. Hatta filmin başında fragmanın tahmin ettirdiklerini vermediği için minnettar oldum. Günümüz dünyasında geçiyor olması ilgimi daha da arttırdı. Pastoral de bir yere kadar.

Ardından yıllarca kendini ucube olarak düşünmüş Tina’nın yazık ki kendini normal sanan insanlar içinde yaşadığı zorluklara çok uzatmadan ve abartmadan tanık oluyoruz. Derken Tina’nın mistik sayılabilecek ancak yaşadıklarının getirisi babında da geliştirmiş olabileceğini düşündüğümüz özel bir yeteneği olduğunu anlıyoruz. İşi ile özel hayatı arasında gidip gelen durumlar çok güzel işlenmiş. Sonra hepimizi umutlandıran, normalleştiren çok güzel bir şey oluyor; Tina kendisi gibi biri ile tanışıyor, aşık oluyor, sevişiyor. İşte tam da burada filmi kapatmam gerekirmiş.

Sonra ne oluyor? Tam bir Amerikan ya da Türk filmine bağlanarak hiçbir ayrıntının boşuna verilmediğini, tüm olayların birbiriyle bağlantılı olduğu bize gösteriliyor. Benim derdim bu değil, bununla yetinmesini bilirdim elbet. Biz trol olmalarına razıyız. Hatta fantastik ögelere bağlanıp yine de mutlu olabiliriz. Nihayetinde o da kabulüm,  trol olun, uzaylı olun kötü olan o da değil. Farklı olan insanlara dair olumlu bir şeyler vermek istemiş gibi görünüp tam tersini bile tam söyleyememek filmi bence başarısız kılıyor.

(*)
Buraya bir link eklemek istiyorum, çünkü filmin sonunda hissettiğim şey tam olarak Maskeli’nin çok sevdiğim bir tepkisi ile aynı. Bant Mag sinema programında Maskeli, Uçurtmayı Vurmasınlar filminin yönetmeninin açıklamalarına yer verir. Hemen ardından birkaç saniye yorum yapmadan kalır.


Hepsini izlemek istemeyenler için 1.52’nci dakikadan başlayıp 2.25’e kadar olan kısım da yeterli gelecektir.

Sonuç olarak izlediğime pişman değilim, değişik bir deneyim oldu. Olumlu ya da olumsuz, üzerine konuşulacak üretimler yapanlara selam olsun!




Beni büyüten...


   Hayko Cepkin ne güzel söylemişti "beni büyüten şarkılar" diye. Bu albüm Cepkin'in en az dinlediğim şarkılarından oluşsa da albümün ismi bana hep "onlarla büyüdüklerimi" hatırlatır. Şarkılar, gruplar, kitaplar, filmler, diziler ve bir takım karakterler. Yani güzel bir albüm ismi.

   Kendime hatırlatma ya da not gibi bir şey olacak yazdıklarım. Nihayetinde ben bir liste insanıyım. Listeler yapmak, bir günümü listeler yapmaya ayırmak benim için terapi, tatil ya da öyle bir şey. O yüzden bu yazı beni heyecanlandırdı. Çocukluğumdan beri ressam olmak istediğimi düşünmüştüm. Sanatçı olmaktan bahsetmiyorum, sadece bir çizer olmak, resimler yapmak... ne olursa olsun boyaların içinde bir hayat geçirmek, fakat sonra sonra fark ettim ki para kazanmak için beni en çok mutlu edecek meslek bir kütüphaneci olmak. Ara sıra bunun hayalini kuruyorum. Evimde resim yaparken, sadece kendim için resim yaparken iş yerinde ödünç verdiğim ve listelediğim kitapları düzenlemek beni epey mutlu ederdi. Tatlı tatlı şikayetler ederdim. Şikayetlerime sosyal sorumluluk şeysileri yüklerdim. Epey yukarıdan bakardım. Halk kütüphaneme çok yakın bir evden işime yürüyerek gelir, çıkmadan önce sırnaşık ve insancıl kedimi besler, sevgilimle kahvaltı ederdim. O bana en iyi pişirdiği yumurtalardan yapar, baharatsız kısmını benim için ayırırdı. Basit görünen şeylerin bu kadar uzakta durduğu dünyamızda her insan gibi dışı kalabalık, içi ise her nedense yalnızlıktan paralanan bir çocuk ve ilk gençlik yıllarını buhranla geçiren biri olarak müziğe, kitaplara falan tutunmak aslında ne kadar güzelmiş. İşte şimdi onları yazmak istiyorum ya da en sevdiklerimi listelemek, henüz karar vermedim.

Sanatçı: Gözde İLKİN
Eser: Gece Sefası(detay) Devrik Ev Serisinden, 2017


   Müzik bazı insanlar için onulmaz bir açık yara. Sanki onsuz hayat olmaz, o eşlik etmeden zaman akmayacak kadar önemli bir arkadaş. Çocukluğumun şarkıları geliyor aklıma. Önüme ne gelirse dinlediğim yıllar. Gazeteler kat kat katlanan sarı sayfalı şarkı sözü ekleri verirdi o zamanlar. TopPop almaya başlamadan hemen öncesiydi. Her yalnız kaldığımda Sezen Aksu'nun, Kenan Doğulu'nun, Yonca Evcimik'in sözlerinin bulunduğu sayfaları açar satır satır söylemeye başlardım. Elbette mikrofon yaptığım bir saç fırçası ile ve ayakta. Şarkıcı olsaydım "işte böyle başladım" diyebileceğim bir klişe!
Atilla Atalay'ın Yalnızlık Aletleri diye bir kitabı vardı. Bu saç fırçası benim ilk yalnızlık aletlerimden biri olabilir. Öncesinde ise Yumoş adında bir oyuncak ayım.. Hani şu deterjan olan yumuşatıcı Yumoş'un ön etiketini posta ile yolluyordunuz da size reklamlardakine benzer bir Yumoş oyuncak yolluyorlardı. Tam benzemese de o Yumoş, tam olarak orijinal adı ile tüm çocukluğumu kaplayan bir oyuncak halini aldı. Gariptir, o ismiyle onu öylesine benimsemişim ki ismini değiştirmek zahmetine bile girmemişim. Bir yanım hayata karşı ne kadar uyumlu gibi görünüyor. İşte buu deterjan firması belki de sadece bu güzelliği yaparak diğer günahlarından arınmak istedi. Malum o zamanlar her çocuğun milyon oyuncağa sahip olduğu bir dönemde yaşamıyorduk, iyi ki!
Ayrıca Atilla Atalay bir dönem Sıdıka'sıyla, sonra yıllar sonra yayımlanan dizisiyle beni büyüten ve yalnızlığıma pansuman yapan yazarlardan. Çok güldüğümü hatırlıyorum, şimdi olsa aynı esprilere gülünür mü bilmem?

   Bu yazı elbette ki tarih sırasına göre gitmeye çalışsa da akla gelme sırasına göre olmak zorunda. Ben çocukluğumu hatta bir önceki günü net hatırlayabilen biri değilim. Hangi yaşımda ne olmuştu onu da pek ayırt edemem. Nihayetinde böyle bir kafadan aksini beklemek yersiz.
"Müziğe başladığımda 3 yaşındaydım..."
"4 yaşındayken resim yeteneğim keşfedildi..."
"5 yaşındaydın, o gün annemin odasına girip..."
Yuh artık, nasıl hatırlanır böyle şeyler?

   Nihayetinde müziğin hayatımın bir kısmını kaplamaya başladığı dönemin hemen ertesinde ablalarımın belki de farkında olmadan özendirdiği kitapların dünyası da aralanmaya başladı. Öyle pek çocuk kitabı okumuşluğum yok. Gerçi bir dönem babamın çalıştığı fabrikadan bazı özel gün hediyeleri gelirdi. Bu küçük hediyeler beni çok heyecanlandırırdı. İçlerinden birinde Çocuk Kalbi kitabı vardı mesela. Net olarak hatırladıklarımdan biri.

   O dönemlerde ablalarımın beni götürdüğü "kitap fuarı" Taksim Tepebaşı'nda idi. MEB yayınları ucuz kitapları, o beyaz sayfaları ve pembe kapaklarıyla bana hala çocukluğumun kitap heyecanını hatırlatır.
Hiç üşenmedim, kalkıp Çocuk Kalbi kitabına yazdığım tarihe baktım: 
30.12.1993
Demek ki 11 yaşındayım.
Hatta içine bir de babamın çalıştığı fabrikanın markasının adını da yazmış amblemini de çizmişim. Bu epey komik bir ayrıntıymış. Ayrıca o dönemde kendimce süslediğim bir deftere yazdığım şiirler var. Buraya o şiirlerden bazı alıntılar yapmak için sabırsızlanıyorum. 
Bu yazdıklarım beni epey güldürdü. 

   Bir taraftan harika bir anlatıcı olan babamın o müthiş hikaye hafızasıyla her gece anlattıklarını dinleyerek uyuduğumdan da bahsetmeliyim. Çünkü dinlediğim o hikayeler bana tragedyanın Aristoteles tarafından yorumlanışını hatırlatıyor.

"Tragedya, yaşamın kendisindeki trajik şeyleri sanat dolayımıyla yaratır ve onların taklidini gerçekleştirir. Olay örgüsü, soylu eylemlerin taklidini amaçlayan tragedyanın özüdür."
Alıntı: Dr. Öğr. Üyesi İlyas Özdemir

   Aristoteles iyi bir insan olmak için, halkın tragedya izleyerek tiyatroda izlediği olaylardan feyz alarak kötü davranışları tecrübe etmeye gerek olmadan doğru ve yanlışı ayırt edebileceklerini düşünüyordu. En azından ben onun kısaca bu tip bir şey düşündüğünü sanıyorum. Babam da bana gazetelerde okuduğu hikaye dizilerini, kısa öyküleri ve en çok halk hikayelerini anlatırdı. Bunun sonunda nasıl bir insan olduğum tartışılır ama o farkında olsun ya da olmasın kafamda iyi/kötü, doğru/yanlış pek çok şeyin belirmesine neden oluyordu. Belki bir yandan sırf bu yüzden okumak ve dinlemek benim için hayatın bir gerekliliği halini aldı. 

   Neler dinlemedim ki ondan; Arap Üzengi(en sevdiğim karakter ve masal), Zati Zungur (ki beni en çok güldürdüğü hikayeler onunla ilgiliydi), Keloğlan masalları, padişah ve bir derdi olan kral hikayeleri (kral çıplak gibi), peygamberlerin hayatları (Yusuf'un yakışıklılığı hala aklımda ve balina hikayesi), Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Yusuf ile Züleyha... ve maalesef hatırlayamadığım bir dolu hikaye...

   Diğer taraftan beni çocuk yaşta müzelere, tiyatrolara ve kitaplara taşıyan ablam ile baş ucunda radyo ile uyuyan, radyo tiyatroları dinleyen ve sobasız olan boş odada, karanlıkta, tüm yaratıcılığı ile bana Hacivat ve Karagöz oynatarak yaptığı çizimleri sabırla seyrettiğim çaldığı flütü merakla dinlediğim, bir günlük tuttuğunu bildiğim ve harika yazısı ile ünlü şairlerin şiirlerini nakşettiği defterini okumaktan kendimi alamadığım diğer ablam. 

   Elbette böylece benim de günlük tutmak, aldığım kitapların ilk sayfasına tarih atmak, etkinlik biletlerimi sapkınca biriktirmek, izlediklerimin okuduklarımın listelerini tutmak gibi tuhaf alışkanlıklarım oldu.

   Bunca satır ne anlattım  acaba? Hani liste, hani beni büyüten albümler, kitaplar ve filmler, hani?
Hani o bırakıp giderken beni...
İşte bu kafa o kafa değil!
Çok üşendim, sonraya bıraktım.

Fleabag'in Ardından


   Bulduğum her fırsatta bir şeyler izliyorum. İzlediğim filmlerin yerini son zamanlarda diziler aldı. O kadar iyi diziler var ki ince baskılı bir öykü okumaktansa hiç bitmeyecek gibi uzun bir roman okumayı sevmem, izlediklerim için de geçerli olmaya başladı. Uzun soluklu bir diziye başlamak, kısa bir filmden daha çekici geliyor artık.

   Fleabag dizisini henüz bitirdim. Aslında bu dizi için; "modern zaman aşkları" gibi bir klişe kullanmak isterdim. Yaşadığım ülkede pek de o modern zamanın içinde hissedemediğim için kime göre modern olduğu konusunda ikilemde kalıyorum ve bu ifadeyi pas geçiyorum. Netflix ve Rtük konusa girmeyi hiç istemiyorum. Nihayetinde hangi zaman olursa olsun aşkı anlatma konusunda en başarılı filmlerden/dizilerden biriydi. Harika bir diziydi, onu çok sevdim. Şu kapağın güzelliği nedir öyle?


   İlk sezon beni biraz zorladı. Kalbim sıkıştı, içim daraldı, bazı olayların abartıldığını düşündüm, fakat bırakamadım. Ardından dizi öyle iyi bir yere gitti ki etkisinden hemen kurtulamayacağım.

   Başrol oyuncusu olan Phoebe Waller-Bridge’ın çekiciliği beni benden aldı. Sherlock ve Black Mirror’da benim için düz bir insan gibi görünen Andrew Scott bile "aşırı" çekiciydi.
“aşırı” kelimesini ergen üstü bir kesimin gerekli gereksiz kullanması ve her nasıl oluyorsa benim algımda bir steriotip oluşturmaları gerçekten ilginç. Steriotip kelimesi yerine Türkçe bir kelime kullansam elbette daha iyiydi, fakat sadece “kalıp davranış” gibi bir şey söylemek(biraz da kelime dağarcığımın ya da anlatım gücümün yetersizliğinden olsa gerek) tam olarak bu anlamı karşılamıyor diye düşünüyorum. 

   Bu ara not ile beraber, düşüncelerimin götürdüğü yoldan gitmek bana hep eğlenceli ve doğru gelmiştir. Bir dizi üzerinden sosyal mesaj vermek değil niyetim. Kendi terapimi yapmak adına ya da kendi anormalliğimi normalleştirmek adına yapmak zorunda olduğum bir eylem bu. Bazen gereksiz bir konu hakkında uzun uzadıya konuşmak istersiniz. Her zaman bunun için birini bulmak mümkün olmaz. Zaten olması da gerekmiyor, bir mantık içermiyor.

   Nihayetinde beni her zamanki gibi asıl konumdan saptıran ve bitmek bilmez düşünce sağanağımın öncesine dönersek bu dizi gerçekten güzel. Tam bir insan gibi hissettiriyor.
Bu arada oyuncuların tümü cımbızla seçilmiş kadar iyi. Broadchurch ve Sarayın Gözdesi’nden tanıdığım ve her birinde bambaşka oyunculuklar sergileyen Olivia Colman ise bir başka güzel ayrıntılardan.

   Ben bir pesimistim. Hayat benim için öyle muhteşem bir şey falan değil, ama okuduğum kitaplar ve izlediklerim adına bu çağda yaşıyor olmak benim için en itisi!



BEN-CİL

Bu çalışmayı okulda
BEN-CİL

“Var olmaya” giden yolda “yok saymak” keskin, kontrast bir karşıtlığı çağrıştırır. Çoğunluklar arasında birey sayılmak isteyen ego; adeta bir yarıştaymış gibi, yok saydığının üstünden geçerek kendini yücelttiği ve var ettiği yanılgısına kapılır.
Oysaki
İnsani kimliğimizi maddesel gerçeklikle belirlemediğimiz bir hayat neden bir başkasını mutsuz etsin?
Önyargılarımızın bize ne faydası var?
Cinsiyetimiz olmadan “var” sayılmak neden bu kadar zor?

Öyle ki yargılayıcı fikir,
Güzel bir tuval üzerinde kontrastın uyumunda birleşmek yerine, ayrıştırıp sınıflandırır. Kötü bir bencillik ürünü olarak cinsiyete varıncaya kadar böler, böler, böler... Bu ayrımcı bencillik hali empati yoksunluğunun ürünlerinden biri gibidir. Düz bir mantıkla empati; kontrast dostudur.
Soruların cevabı içimizdeki “bende” saklı. İçimizdeki kontrastlara selam olsun!

Bu çalışmayı akademide bir etkinlik için oluşturmuştum. Kimlik, cinsiyet gibi konularda farkındalık oluşturmak için bir döküman.


SELF-ISH

The “ignoring” connotes an absolute contrast on the path of the “existence”. The ego -which desires to be an “ individual” in communities- thinks that it creates and exalts itself by crushing what it ignores; as it is in a race. This is a great mistake!
But;

Why do a life which we don’t define our personal identity with phsiycal reality disturbs people else?
What are the benefits of our bias?
Why is it so hard to “exist” without our gender?

The judgmental idea,
cannot combine the harmony of the contrast on a beautiful canvas; it classifies and separates.
This is the bad side of the egoizm and it separates and separates till degrading to gender,
This is the result of lack of emphaty.
As a simple logic, empathy is friend of the contast.
The answers of the questions are hidden in “me” inside us. All hail contrasts inside us!


Taş gibi, taş gibi, taş gibisin!


Kaldırım taşı, pırlantaya karşı?

Yine bir otobüs yolculuğunda tefekküre dalmışım. Bu nadide şarkı çalıyor şoför mahallinde.

Yılların sorgulamalarından şimdilik bana kalan, tüm inanç sistemlerini, tüm dünyayı, tüm dinleri ve toplumsal düzeni sağlayıcı kurallar dışında tüm her şeyi 'evrensel bir bakış açısı' ile sorgulamam gerektiği. Aslında bu bir gereklilik değil. Bu sadece düşünce ve yaşayış biçimimi bir zemine oturtma, tanımını yapma şeklim.



O zaman bu şarkıyı, kaldırım taşını aşağılayan pırlanta meselesiyle açıklayayım.

Dünya üzerinde, "azlık\çokluk"a, "arz\talep"e göre değer biçilmiş şeyler gerçekte ne kadar değerli? Evrensel olarak düşününce, manevi olarak ya da ölüm gerçeğine dayandırılınca, ki evrensel düşünmek bunu da gerektirir, hepsinin değeri aynı. Hepsi bir, hepsi aynı taş işte!

Böyle söyleyince bu düşünce din kökenliymiş gibi geliyor, aslında bence manevi şeylerin de anlatmaya çalıştığı budur. Bilim ve dinin asıl anlatmaya çalıştığı özünde aynı. Sonunda duygusuz, sıfırda nötürlenmiş, mantıkla doğrudan örtüşen bir şeyler...

Pırlanta, kimyasal olarak hayat kurtarmıyorsa, hastalıklara deva değilse, ne farkı kalır kaldırım taşından? Bu soru da pek bir saçma bir bağlam oldu.

Nihayetinde, sanıyorum Demet Akalın'ın meramı olan bir kanat çırpışı beni, eski günlerin AF Grubu şarkısına doğru uçurup kaçırdı. İşte beyin fırtınası böyle bir şey olmalı.

Başka Bir Dönemde Yaşamak

   Çocukluğa dönmek, eski bir dönemde yaşamak...

   İkisine dönmeyi de hiç istemedim ve isteyeceğimi sanmıyorum. Bir kadın olarak başka bir dönemde yaşama isteği zaten epey anlamsız. Hele ki kontrolsüz ve bağımlı çocukluk yıllarına dönmek bir o kadar sıkıcı. Her iki istek de geçmişin  hatıralarından seçerek ayırdıklarımızın unutkanlık kisvesinde puslanmasından ibaret. Sadece yanılsama.

   Eğer evimde dilediğimiz izleyeceğim bir teknoloji olmasaydı bu kadar mutlu olabilir miydim? Bu güne kadar çekilmiş onca güzel filmi izlememiş olmak ne büyük kayıp! Yazılmış onlarca iyi kitap hala ulaşabileceğim uzaklıkta. Her şey yakın, uzaklığına rağmen bilinmeye, geçmişten daha yakın.

   Eskiden savaşlar yok muydu, zulüm, adaletsizlik, fakirlik? Bunlar sadece şimdi mi yaşanıyor?

   Her kafanın ayrı bakış açısı olmasını şiddetle kutsuyorum


Fotoğraf alıntıdır: https://deskgram.org/explore/tags/ParisteGeceYarisi

Füruzan

   Ergenlik geçti geçeli, çocukluğumun iç karartıcı hikayelerine dönmeye pek niyetim yok.

   Neydi o seksen sonrası bize sürekli pompalanan şeyler! Gereksiz sanrılar, ajitasyonlar, karardıkça kararmalar, Kemalettin Tuğcu, tecavüzcü Coşkun, karısını köyde bırakan Almancı koca, kuduz, fakirlik lik,lık...


   Yazdıkça tüylerim diken diken oldu. O dönemin filmleri de konuları da canıma yetmiştir. Bir de tutup o dönemden çıkıp gelmiş kitapları okumak içimi tekrar şişirmeye yetmektedir. Örnek veriyorum, Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf!
O güzelim Kürk Mantolu Madonna varken, nereden çıktı şimdi bu dil, bu bakış?

   Leyla Erbil kitaplarını almışken, "boşa gitmesin okuyup bitireyim" dedim. Sonra da "boşa gitseydi iyiydi" dedim. O hava bana eski dönemlerin sevimsizliğini hatırlattı. Yine de merakımdan Füruzan'ı aldım elime. Parasız Yatılı.

   Hikayelerden oluştuğunu görünce ilk hayal kırıklığı, ikincisi ise okumaya başlayınca... fakat yine de Leyla Erbil okumak gibi bir hissiyat değil bu. Evet, hep bildiğimiz Anadolu insanının sanrıları, hep olumsuz bir bakış, ama yine de kendini okutmasını bildi. Dilin güçlülüğü bu kitabı bana okutturdu. Başka şans verir miyim, sanmam?

Dante gibi ortasındayım ömrün II

... sanki hayat artık 360 derece!

   Yaşamımın akışı uzun bir süre sabit olmadı. Üstelik buna çok alıştım. Doğduğum şehir ve yaşadığım
şehrin farklı olması; ait hissedememek... oysa bu tabir ne kadar da klişe. Klişe olması, doğruya yakınlığının da kanıtı belki.

   İşin içine uzaklarda uzun vakit geçirmek, farklı yaşamlar görmek ve bitmeyen özlemler eklenince...benden nasıl bir insan çıktı hala bilemiyorum.
Nasıldım önceleri, sonra nasıl oldum, kim oldum?
Değişimlerin hayatım olduğu yaşantıma başka bir şey daha ekledim bu yıl: Yeniden okullu olmak!
Hayallerimin gerçekleştiği bir ortama yumuşak bir iniş. Çok güzel olması gerekirken, hayatın rüzgarı karşısında karışıp gitmek...hayat böyle...
Ve işte şimdi bunu fark ediyorum. Ömrün ortalama tahmini ortasında çocuksuz bir hayatı seçmiş biri olarak yaş itibari ile yaşımın epey üstünde ve altında insanlarla bir arada olduğum çok tuhaf bir dönemdeyim.
Hiçbiri zorunluluktan değil, her birinin yeri ayrı, her biri ayrı ayrı değerli. Bambaşka açılardan bana katacakları pek çok şey var, hissedebiliyorum.
İşte hayat öyle bir 360 derece. Sevinçler, hüzünler, yaşlılar ve gençler... Nerede olduğunu bilmediğim kendi kafamla beraber.

Yeniden Okullu Olmak

   Dante gibi ortasındayım ömrün...
   Garip bir dönemden geçtiğimi hissediyorum, tuhaf bir dönem. Bir yanım çok şanslı olduğumu, diğer yanım geç kalmışlığımı fısıldıyor. Bir yanda geçmiş, bir yanda şu an ve gelecek... bir koro gibi birlikte söylüyorlar şarkılarını bu sefer.

   Geçmişin hataları, karşılaştırmaları, yanlış ve isabetli seçimler...yollar...yollar... Kadercilikle başlatılan hayatımı, her şeyin sebebinin, yazarının, çizerinin ben olduğuma inandırmasıyla devam eden bir şeyler, sanki şimdi beni farklı bir teslimiyet fikrine itiyor. İnsan olmayı o kadar da abartmamak gerek.

   Öğrenmek, duyumsamak ve dönüşmesini fark etmek; hep sürse de bu dönem daha yoğun. Yaşımdan mı, yaşadıklarımdan mı ayırt edemiyorum? Belki de bu hepsinin bir karması.

   Koşullar uygun olunca, yıllar sonra tekrar okullu oldum. Mesleğimi bir kenara bırakma iç güdüsü daha okul zamanlarında içimde yanıp duruyordu. Ben; daha az maaşlarla, daha sakin bir hayata tutunmak isterken, insanlar buna hep kuşkuyla baktı. İnsanlar konuştu, konuştu ve hala konuşuyorlar. Onların başkalarının hayatı üzerindeki fikirleri o kadar kolay, o kadar öğretilmiş ve öylesine net ki o bakışları üzerimde hissetmek bugün bile beni hala yoruyor. Bazen en yakınlarım, bazen köşede tanıştığım teyze, bazen arkadaşlar ve onların başkalarının hayatını kurtarma içgüdüsü sandıkları tiksinti uyandıran bakışları...

Henry Fuseli-Kabus

Bir işi yarım bırakmak, başka bir şeye başlamak mı? Oysa kendisinin öyle bir şansı asla olmayacak!
Tekrar okula başladığını söylemenin ilk tepkisi; dalga geçer gibi gülmek!
Oysa insanlar içten içe, yeni bir hayata başlama fikrinizi, ancak ve ancak öncesinde çok kötü bir olay yaşamış ve zorunlu kalmışsanız hakkınız olduğunu düşünürler. İnsanların çoğu başkalarının seçimlerine iyi dileklerle gülümsemeyi; size acıyabildikleri, sizi küçültürken kendilerini yüceltebilecekleri hisler karşılığında başarabilir. Durup dururken atılmış bir adım hayat kadar boştur onlar için. Yeniden üniversite mi? Hahahahaha!

Onlar bir yandan da hayallerinizin peşinden gitmenizi öğütlerler, öğütler, konuşur, konuşurlar...

Yani, sonuç olarak yeniden ve her şeye rağmen başka bir yerden başlayan kafalara selam olsun.

İnsanlar

Neden dua eder?
İnsanlar
Kirlendiler... Ve küsüyor çiçekler
İnsanlar
Neden dua eder?
İnsanlar
Karanlığı övdüler
Tüm güzellikler
Bir an gelir yiter
Hepsi senin uğruna
Kaybettiler
Tüm güzellikler
Bir an gelir yiter
Hepsi bir hiç uğruna

İnsanlar: She Past Away
Resim: Johann Heinrich Füssli'nin Kâbus Eseri

Hey Koca Artçı!

Motor, motosiklet, motorsikletlerimiz... Hayır, ben bir motosiklet sürücüsü değilim. Artçıyım sadece. Motosikletin üstündeki artık, kılçı...