Aleni Sırlar Üzerinden
Kendimi bildim bileli resim yapmak istedim. Tuvallerde
gördüğüm resimler, renkler ve resim yapıyor olma hâlleri beni her zaman
büyüledi.
Aynı zamanda o büyünün ortasında, zihnimde bana eşlik eden
sorular vardı:
Neden doğdum,
Neden yaşamak zorundayım?
Yaratıcının kurallarıyla birlikte, benden beklediği fiziksel
eylemler olduğu da söylendi ve bu eylemlerin derinlerinde belli belirsiz bir
gölge vardı: Korku.
Özünde sevgi olduğu söylenen bu anlatılar, çocukluğumun kelimelerle bozulmamış duru algısıyla örtüşmüyordu. Onları anlamakta zorlanıyordum. Anlamaya çalıştıkça içimde bir yalnızlık büyüyordu; ve bu anlamada kendimi hep yalnız sanmanın yanılgısı içindeydim.
Neden yaşamak zorundayım?
Varoluşumun anlamı ne?
Bu sorular gittikçe büyüyerek yaşamımın her alanında yankılandı durdu. Ailemin
içime işleyen güçlü bağları olmasa, yaşama dair nasıl bir istenç geliştirebilirdim,
bilmiyorum. Hayatın içkinliğini ve kendini kendinden var eden ruhunu
anlamadığım o zamanlarda, insanların nasıl olup da hayata tutunacak bir yol
bulabildiklerini bir türlü kavrayamıyordum.
Bir şey arıyordum… Hep arıyordum.
Ama neydi aradığım?
Sanırım bana hayatı sevdirecek, dışsal olmayan, içten
yükselen güçlü bir anlamdı aradığım. Bu anlam içten gelmedikçe, girift ve
kuvvetli bağlarla güçlenmedikçe beni ayakta tutmaya yetmeyecekti. Varoluş
sorgulamalarım; geleneklerle, dinlerle, boşluklarla ve düşüncelerle kesişti
durdu. Hayatın bu kavramsal ve soyut tarafı kelimelere sığmaz bir şeydi. Bir
yanıyla herkesin ulu orta söyleyip durduğu, ama yalnızca “o gözle”
bakabilenlerin çekip alabildiği, sezgisel yankıyla duyabildiği açık bir sır
gibiydi.
Bu sırra, bilimin her dalı her an daha geniş anlamlarıyla
ulaşıyor. Felsefeciler, psikanaliz ve diğer destekleyici pek çok alan,
varoluşun sırlarını tanımlamayı kolaylaştırıyor. Hepsi bu derinliğin çevresinde
dönüyor. Ama ben, bu açıklamaların en yalın hâlini her defasında sanatın içinde
buluyorum; felsefede, edebiyatta ve sanatın tüm uzuvlarında görüyorum.
Bu arayışın izleri zamanla sanatıma da yansıdı. Soruların cevabının görünür ve açık olduğunu biliyordum; ama o cevap, yalnızca kişinin kendi algısında anlam kazanabilirdi. Alımlayanı kendi bakışından cevabı bulmaya davet edecektim. Soruların cevabının görünür ve açık olduğunu bilerek, en iyi çözümün tıpkı bir psikolog gibi, kişinin soruları kendine sormasından yola çıkacaktım.
Bu anlamı bulmak için; değişen, ama herkesin varlığını derinden hissedebileceği
yollar var. Kişinin erdemlerini yüceleştirecek fiziksel herhangi bir eylem
anlamında söylüyorum bunu. Benim için bu “yüceyi” oluşturan eylemler, işler ve
davranışlar içinde en tepede her zaman sanat vardı. Yazmak, çizmek,
yaratmak… Bunların herhangi birinin parçası olmak! Örneğin edebiyatın içinde
bir okur olarak bile olsa yer almak, benim için yüksek değer atfettiğim “yücenin”
anlamını oluşturan parçalardı. Onların içinde doğrudan bulunmak, onun bir
parçası olmak demekti. Ancak bu şekilde hayata katlanabilir, kavrayışımı
genişletebilir ve var olabilirdim.
Bu aleni ve açık sırlar içindeki anlamı nihayetinde biz
kendimiz yaratırız.
Babam kendi anlamını emeğiyle yaratanlardandı.
Çocukluğundan gelen mecburiyetler onu yaptığı işin çıraklığında yoğurmuş, o
zorluklar onu iyi bir ustalığa taşımıştı. İyi bir usta olmak, onu iyi bir insan
olmaya zorladı.
Benim için de üretmek, yalnızca var etmek değil, anlamın somutlaşmasıydı.
Seri üretim için tasarlamak, var olanı tekrar tekrar
çoğaltmak bana yetmiyordu. İş hayatımda tasarım yoluyla bunu ziyadesiyle
deneyimlemiştim.
Yaratıcı bir üretim dili oluşturabilmek için akademik eğitim almaya
mecbur hissediyordum kendimi.
Bu eğitimden geçmezsem temellerimin sağlam olmayacağına inanıyordum. Çağın
sunduğu kolaylıklarla artık herkes kendi kendine bir şeyler öğrenebiliyor, ama
doğru kaynağı bulmak yeter miydi? Düzenli çalışmak için bir zorunluluk hissine,
bir disipline ihtiyacım vardı. Kendi kendime çalışırken motive olamayacağım;
uzun vadede amaçsızlık dehlizlerinde boğulabileceğimden endişe ediyordum.
Öğrenme sürecinde akademide olmak, aynı zamanda
çocukluğumdan beri içimde büyüttüğüm o büyülü alanın bir parçası olmak demekti
ve ait hissetmek; daha önce bulunduğum ortamlarda misafir gibi hissederken bu
alanda dilediğimce kendim olabilme deneyimini yaşıyordum. Üstelik Güzel Sanatlar
’da öğrenci olmak, çoğu zaman öğrenciler tarafından “sistem içine zincirlenmek”
gibi algılanırken ben hiç öyle hissetmedim. Aksine o zincirlere önce
bağlanabilir, sonra da onları eritip dönüştürebilirdim.
Belki yaşımın getirdiği olgunluğun, belki de içimde yanan isteğin yoğunluğu
sayesinde hem eğitmenlerin hem de öğrencilerin meramlarını açıklıkla görebiliyordum.
Amacım netti; başka varsayımlar, başka beklentiler beni etkilemiyordu.
Öğrenme yolculuğuna çıkmıştım ve olacakları önceden kabullenmiştim.
Belki de bu yüzden, bana yol gösterecek gerçek mentorlarla yollarım
kesişti.
Küçük hedeflerle dolu bir düzenin içinde çalışmak beni
sürekli diri tuttu.
Sonuca değil, sürece odaklanmanın tadını çıkardım.
Mentorlarımın beni doğru yönlendireceğine dair duyduğum güvenle kendimi akışa
bıraktım.
Ne yazık ki Güzel Sanatlar liselerinden gelen birçok öğrencide
bu güvenden eser yoktu. Çoğu, kendi amaçsızlıkları ve isteksizlikleri sonucu
önlerini göremez haldeydi.
Lise boyunca sınava hazırlanmak, onlar için sanatın kendisinden daha baskın bir
amaç hâline gelmişti.
Bu yoğun çalışma ve stresin sonucunda üniversiteye kabul edilmek, bence onlar
için rahatlamayı ve en büyük amaca ulaşıldığına dair sahte bir algıyı
beraberinde getirmişti.
Onları bu hale getiren sistem düşünüldüğünde birçok genç
aynı anda benzer bir ruh hâli içindeyse ve bu sistem onlarda olumsuz bir
dönüşüme neden oluyorsa, bunun için onları kim suçlayabilir?
Bu nedenlerle sanat eğitiminde aldıkları başlangıç dersleri
onlara bir külfet gibi görünüyordu. İlk dönemi kaplayan Temel Sanat Eğitimi
dersi, onlar için sıkıcı bir tekrardan ibaretken, benim için heyecanlı bir
başlangıçtı. Bu dersi yıllar önce okuduğum bölümde bir ders olarak görmüşken
şimdi tüm döneme yayılan önemli bir ders olarak alıyordum.
Böylece derslerin başlangıcında bize verilen etüt
ödevleriyle işe başladık. Bir haftada tamamlamam gereken üç etüt ödevini
yetiştirmekte epey zorlandığımı hatırlıyorum. Öğrenciler bu ödevleri hızlıca
yapabildiklerinden bahsederken ben İnce ve temiz bir iş çıkarabilmek için
okuldan geldiğim saatlerin çoğunu bu etütler için harcıyordum. Fakat şikayetim
yoktu. O zorlanmanın içinde tarifsiz bir tat vardı ve ben artık kendi “yücemin”
bir parçasıydım.
Ebru Sıcakyüz









