Bahçedeki Ağaçlar Adına!

Ahmet Bey, bana sıklıkla aynı şeyden bahsediyor. Sıkıldığım için söylemiyorum, tersine onun anlattıklarını her an uzun uzun dinlemeye hevesliyim.
Garip olan ise başından beri söylediği şeyleri sonra sonra gerçek anlamıyla kavramaya başlamış olmam. Bildiğim halde, yeni deneyimliyor gibi ya da gerçekten hissederek anlıyorum demek belki daha doğru olur. Gidilmiş bir yolda yaşanmış deneyim hepsinden kıymetli. Ahmet Ağabey'in söyledikleri işte tam da bu nedenle benim için önemli.
Her yaptığım işte ya da yapmadığım her resimde "bu işin gönül işi" olduğunu söylüyor. "keyif aldığım, sevdiğim sürece, yaptığım şeyin olgunlaşacağını, tam olacağını" dile getiriyor. "Kendi zevkimize hitap etmeyen ürün yırtılıp atışmaya mahkum... zorlama ile ego doyurma hevesiyle değil, içten kendiliğinden gelen şeyler bana ve ruhuma ait"
Ne zaman bir kitabı okumak için kendimi zorlasam, ondan geriye aklımda bir satır dahi kalmaz. Hafızam kötü olması, uzun zaman önce dinlediğim şarkıların hala ezberimde olmasına engel değil. Filmleri yönetmenleriyle hatırlamama da! Çünkü hep ilgiyle araştırıp, severek tekrar edildiler; bir şey olmak adına değil. Belli bir sonuç düşünmeden, bazen yalnızlıktan, bazen arayıştan ama hep ruhumu doyurmak için...
Bedri Rahmi okurken, onun doğayı nasıl da severek izlediğini görüyorum. Hepimiz doğayı, ağaçları sevdiğimizi söyleriz. Peki ya kaçımız her gün yanından geçtiği ağaçların ismini bilir?





Okuldaki Türk Dili Hocamız bize okulun bahçesindeki ağaçların isimlerini sormuştu. Hatta bunu ödev olarak vermişti. Koca bir amfide bu ödevi yapan olduğunu sanmıyorum. Oysa bugün Bedri Rahmi'den okuduğum satırlar belki de idealist hocamın duymak istediği cevap:

"Akademinim bahçesindeki ağaçlara elektrik ışığı altında ilk defa alıcı gözle bakıyorum. Bir saatten beri dudaklarımın arasında dolaşan Türkü kendiliğinden düşüyor:
-Allah Allah! Elektrik ışığı ağaçları ne kadar değiştiriyor! Kuzguni siyah bir fon üzerine çizilmişler. Servi, çam, karayemiş, manolya ağaçları..."


Çünkü onların bazılarını kendisi dikmiş. Gün ışığında defalarca onları seyretmiş, resmetmiş, dertleriyle ilgilenmiştir.

Bu kafayla bu yazı, sanırım buraya kadar. Başka söze ne hacet...

Yalnız Gezerin Düşleri

   İlaç yazdırmaya çıkayım dedim. Halbuki biraz da geç kalmıştım bunun için. Bisikletime atlayıp apartmanlar arasında ilerledim.
   O tuhaf soğuk bahar günlerinin ve sıkıntılı havaların ardından öyle bir bahar gelmiş ki... inanamadım. Tüm çiçeklerin fotoğrafını çekip kocamgile yollamak istedim. Malum, o şimdi çok uzaklarda. Baharın bir ucunu gördü de şu açan gülleri, bilmediğim çiçekleri ve iğdelerin kokusunu içine çekemeden gitti.

   Yarın saat bile sürmedi mahallede yolculuğum ama deli deli gezmeye, başımı döndürmeye yetti. Eve başka biri olmuş gibi döndüm. Oysa iki gündür her yeri savurtan rüzgar az bozmadıydı sinirlerimi.


   Sonra yine o sokaklarda kendimi Rousseau'nun Yalnız Gezerin Düşleri'ndeki gibi hissettim. Tramvaya bindim. Tramvayda müthiş bir uğultu! Herkes bir ağızdan konuşuyor. Uzun bir yolculuk yapmadığıma sevindim. Vapura geçtim, denizi izleyerek gitmek ne güzel olur şimdi.

   Lumbuzun yanına oturdum, lumbuz camı alabildiğine pis, dışarısı zor görünüyor. Ben de hemen kitabımı çıkardım. Oldum olası severim toplu taşımalarda okumayı. Yazık ki topluluk halindeki insanları sevmediğimi unutmuşum. Okuduğumu anlamak ne mümkün!

  Önümde oturan çocuk video izliyor, hala sesini duyuyorum. On metre ötede başka bir çocuk ağlıyor, diğer insanların muhabbetlerini duyuyorum. Birbirleriyle bağırmadan anlaşamayacak bir hale gelmek kolay olmasa gerek? Şimdi de çocuğundan fazla ses çıkaran bir anne ortalıkta çocuğunu gezdiriyor.

Belki Japonya'yı görmemiş olsam, bir Orta Doğu kültürünün içinde yaşadığımı asla bilmeyecektim. Bilmek lanetlenmek demekti! 

Hey Koca Artçı!

Motor, motosiklet, motorsikletlerimiz... Hayır, ben bir motosiklet sürücüsü değilim. Artçıyım sadece. Motosikletin üstündeki artık, kılçı...