Kendini tanımanın en eğlenceli ve en kısa yollarından biri ise “sanat”tır. Sanat evrensel bir dildir ve bu yönüyle de; barışçıl, ön yargısız, evreni kucaklayan bir yapıyı beraberinde getirir. Sanat; güzele ve estetiğe dayanması açısından da insanı; güzeli-çirkinden iyiyi-kötüden ayırmayı kolaylaştıran bir olgudur. Sözü edilen güzel ve çirkin; günümüz sosyal medyasının empoze ettiği kavramlarla karıştırılmamalıdır, bunun için estetık algı daha doğru bir tanım olabilir.
Bir Ödev
Kendini tanımanın en eğlenceli ve en kısa yollarından biri ise “sanat”tır. Sanat evrensel bir dildir ve bu yönüyle de; barışçıl, ön yargısız, evreni kucaklayan bir yapıyı beraberinde getirir. Sanat; güzele ve estetiğe dayanması açısından da insanı; güzeli-çirkinden iyiyi-kötüden ayırmayı kolaylaştıran bir olgudur. Sözü edilen güzel ve çirkin; günümüz sosyal medyasının empoze ettiği kavramlarla karıştırılmamalıdır, bunun için estetık algı daha doğru bir tanım olabilir.
Veda
29.07.2022
Dün gece İlhan İrem bu dünyadan göçtü. Öldü demek çok kuru
gelecekti göçtü demekse yapıştırma bir kelime gibi durdu.
Birkaç gündür fiziksel olarak pek de iyi hissetmiyorum. Dün gece
de ağrılı sancılı bir gündü. Bugün bu ağrılı gecenin ardılı olarak hala halsiz
ve bir türlü ısınamıyor gibi hissediyorum. Hava güneşsiz, bulutlu ve sıkıcı… Suratım
asık, gülümsesem de bıkkın hissediyorum.
Dün gece bir süre için akan yaşların dışında, bir yanım bu
ölüm haberinden hiç etkilenmemiş gibiydi. Fiziksel olarak özlemini duymayacağım
bir insanın ölümüne üzülmek elbette daha geçici olmalıydı. Ateş düştüğü yeri
yakmaz mı? Lakin yine de anlamadığım bir şekilde hüzünlüyüm. Sanki bu mutsuz
gün hasta hislerimin ve havanın bir karması gibi ama öyle mi gerçekten? Dün geceden
beri İlhan İrem için yazılıp paylaşılmış her şeyi görmek istiyorum. İnsanlarla bunun
hakkında hem konuşmak istiyorum hem de tek laf edesim yok. Yine de merakla onun
ölümü üzerine yaşanan gündemi takip etmek istiyorum. Sanki bütün gün Twitter’ın
başında hangi ünlü onun için bir şeyler yazmış diye bakabilirim. Çok tuhaf bir
dürtü bu! Tahminimden daha fazla etkilendiğim için mi, etkilenmek istemediğim
için mi böyle bir içgüdüm var? Öyle gibi gelmediği halde neden hüzünlüyüm?
Bu hali kendi hayatımda yaşadığım anlarda ayrımsıyorum. Hüzünlerin üzerimden geçip gittiğini sandığım halde sonrasında
beni nasıl da etkilemiş olduğunu hatırlıyorum. Davranışsal olarak etkilenmemiş
görünen halim, hayatın devam etmesine dair fiziksel bedenimin devama tutunuşu
gayet güzel görünüyor. Peki, o zaman bugünkü duygusallığımı, isteksizliğimi,
her an ağlayacak bu halimi neyle açıklayabilirim? Hava, hastalık?
Bugün kendimi iyileştireceğim. Saklanarak değil de tüm o
paylaşımları okuyarak, tüm yazılanları seyrederek, belki bu yazıyı yazıp
içimdekileri yazıya dökerek kendimi iyileştirebilirim. Kaçmadan, geçer diye
beklemeden. Belki de bu halimin sebebi sadece İlhan İrem’in ölümüyle, sadece
ona olan sevgimle ilgili değildir. Belki de sadece hastayımdır.
Yüce bulduğum, dinlerken duygularımda yarattığı o etkisine inanamadığım şarkıları
yazan insan öldü.
Yüceliğe dair yıllarca tanrı ile yakın tuttuğum o insan,
insan olarak öldü.
Her şey ölüyor? Zaten İlhan İrem’de bulduğum cevaplar ve
sorular hep buna dair değil miydi?
Şu anda neden ağlıyorum? Onun vesilesiyle öğrendiğim,
anladığım, yaşamımı sürdürmemi sağlayan o şeyleri yine de bir ölümlü olarak kabul
edemeyişime mi?
İnsan bencildir. O şeyle ilgili hep kendine ağlar. Kendisiyle
ilgili olan o bilgiye ağlar. Bir anıya, bir daha geri gelmeyeceğine, onun
kendinde uyandırdığı duygulara…
O zaman ben şu an her şeye ağlıyorum. Nedenine dair tek bir
duygu seçemiyor oluşumun sebebi belki de budur.
Galiba o hayatıma dair her şeyi oluşturan parçaların
toplamında bir simgeydi. Geçmişi kabul edişimde, geçmiş anılarımla ilgili tüm
düşüncelerimde onun söylediklerine dair kurduğum bağlantılar… Galiba garip bir
şekilde kutsal kitap etkisi yarattı bende.
Şu anda gerçekten onun ardında bende kalan hislere mi
ağlıyorum yoksa sadece hasta hissettiğim için duygusal bir an mı yaşıyorum? Hayatımda
bazen her şey birbirine o kadar bağlı ki bu kadar yakından bakıp anlamak mümkün
değil. O yüzden böyle muhteşem kusurlarla mükemmel varlıklarız ve bir o kadar
basit! Böyle önemsiz bir beden içinde böylesine yüce!
İlhan İrem’le ilgili yazılan çizilen ne varsa hepsini merak
ediyorum. İçimi kanırtana kadar bakmak, görmek istiyorum. Cenazesi için
toplananları, kalabalığı, yolları… çok merak ediyorum. Benim bu merakım kan aldırırken
koluma saplanan iğneyi ve enjeksiyona dolan kanın her anını her seferinde
izlemek isteyişime benziyor. Eğer olup biteni görmezsem canım daha çok
acıyacak. Aynı acıyı, onu izlemediğim için, iğnenin ne zaman batacağı ve
sürecin ne zaman biteceği ile ilgili belirsizlikle daha çok acı hissedeceğim. Oysa
izlersem hepsini total bir gözle seyredebilir ve bilebilirim. Bildikçe hakim
olabilirim.
İlhan İrem’le ilgili hiç anlamadan gelip içime oturan bu
ağırlığı unutarak gömmek yerine izleyerek anlayabilirim belki. İzlerken kendi
katarsisimi de yaşamış olurum.
Manevi olarak ya da düşünsel olarak her şeyi kabul etmiş
olduğum bir durumda bedenimin verdiği bu tepkiyi hala anlamıyorum. Üzerine bolca
yazıp konuşarak da diğer aşamaya geçebilirim belki. İnsanlar yas için bir araya
gelecekler, üzerine konuşacaklar, fiziksel olarak bedenlerini yas topluluğunun
içine sürükleyecekler, böylece hayatın devam ettiği diğer aşamaya geçmek
kolaylaşacak onlar için.
Düşünsel bazda daha hızlı evrilmemiz yüzünden mi bu fiziksel
acının kontrolsüz bir biçimde yaşanması ve düşünceyi doğuran hislerden ayrı bir
yol alması? Şu anki bilincim ve hayata tutunuşum herhangi bir günde
hissettiklerimle aynıyken içimde sızım sızım sızlayan o fiziksel ama duygulara
da baskı yapan o acı aynı anda nasıl olabilir diyorum? Ben tek bir kişi değil
miyim? Fiziğimle ruhumun aynı anda aynı tepkiyi vermesi gerekmez mi?
Hala sorularımın cevaplarının derdindeyim bir çocuk gibi, fakat
bu anlamada kendime engel olamıyorum. Bildiklerime inanamaz gibiyim. Bu hislerimle
ilgili şaşkınlığım sürse de bugün hala içime yerleşmiş o ince sızıyı
hissediyorum ve bu etkilerin havadan, sudan, hastalıktan olmadığından artık
eminim. Ne kadar sık yaşasam da bir hüznü fiziksel olarak yemek borumdan midemi
sıkı sıkı tutan ve orada aşağı yukarı gezip duran acılı bir hissin böyle bir
etkisine hiç alışamayacağım sanırım.
Güle güle İlhan İrem.
Şimdiye ait bir kafa!
Sevgili auralı migren!
Henüz ilkokul çağındayken sokakta oynadığım bazı zamanlarda
tuhaf bir hal içine girerdim. Sanki
koşan oynayan, arkadaşlarımla konuşan kişi
ben değilim. Bir ben var benden içeri… ben izliyorum, bedenimse benden ayrı
hareket ediyor. Ben sadece gözlemciyim.
Ortaokula geldiğim vakit; bu tuhaf spritüal halin üzerine
bir de sol gözümün görme açısında daralma başlayıveriyor. Adeta at gözlüğü
takmışım, sol yanımı göremiyorum. Meğerse bu haller; ardından gelecek şiddetli
baş ağrısının habercisiymiş. O hale girince, ağrı gelene kadar uzayan bu
süreçte bazı kelimelerin karşılığı yok. Rakamların yazılışları hiçbir şey ifade
etmiyor, kafam karışık, algım bozuk…
Nöroloji, ultrason, haplar… derken neredeyse on yıl boyunca
hayat normal akışında devam ediyor.
On yıl sonra:
Geçen on yılın ardından bir gün hayatımda ilk kez gondola
biniyorum. Hani şu lunaparklardaki anlamsız uçan kayık… indiğim anda yine konuşan ben
değilim, algım bozuk, cereyan kesik, hele bir de… ardından sol gözüme bir at
gözlüğü yerleşiyor. Büyük bir korkuyla soluğu yine nörolojide alıyorum. Temiz
bir MR(emar)ın ardından ilk kez o zaman duyuyorum senin adını: Auralı Migren!
Bu sefer altı ay sürecek bir ilaç tedavisi başlıyor. Zihin
olarak hayatımın en güzel zamanlarını şu an adını bile hatırlamadığım o hap
sayesinde yaşıyorum (sanıyorum o hapın içinde antidepresan vardı ve ilk kez bir
şeyler düşünmeden yaşamanın tadına varmıştım). Ardından hayat yine sağlıklı
akışta devam ediyor.
On üç yıl kadar sonra:
On iki, on üç yıl daha geçiyor. Ne bir atak, ne ağrı, her
şey yolundayken bir gün bir konser çıkışı bulutların ardından bakma hissi
geliveriyor. Gözümü kapattığımda parlak ışıklar ve nasıl yattığımı bilmediğim
bir ağrı. Sürekli kullandığım bir ilaç yok, o yüzden iki dolorex alıp uyumaya
çalışmaktan başka çare bulamıyorum. Sersem bir uyanıştan sonra bir yıl daha
rahatım. Bir yıl sonra ağrılı bir atak daha ve ardından bir yıl daha geçiyor.
İki yıl sonra:
Yeni gelen belirti at gözlüğü değil. Bu seferkinde görme
kaybım sol gözümün tam merkezinde. Ağrı gelmiyor. Ağrı gelmedikçe görmediğim o
küçük karanlık nokta büyümeye başlıyor. Bir süre ağrısız gelen bu atağın
geçmesini bekliyorum. Geçmiyor. İki hafta sonra yine MR’ım temiz ve "sibelyum" diye
bir hapa başlıyorum. Hızla kilo alıyorum. Akşam 10’da yatıp bir sonraki gün
12’de zor kalkıyorum. Hiçbir şey yapmaya isteğim yok. Görme sorunum geçmeyince
bir de beyin elektrosu çekiliyorum. O da temiz. O lanet sibelyum’u kullandıktan
iki hafta sonra görüşüm açılıyor. Yani görme kaybım tam bir ay sürmüş. Sibelyum
laneti ise ben 7 kilo alıp hayattan iyice soğuyuncaya kadar 6 ay devam ediyor.
Haptan sonra sağlıklı hayatıma tekrar kavuşuyorum.
Bir yıl sonra:
Bir yıl sonra, her şey mutlulukla ilerlerken bu sefer de
algım yine bir fanusun içine kapatılmış gibi oluyor. Bir hafta boyunca her gün
sislerin ardından hayata bakış, hiçbir şeye odaklanamama ve ağrı değilmiş gibi
görünen ama yatıran ataklarla geri geliyor. Bu sefer üniversitenin araştırma hastanesini
deneyeyim diyorum. Bu hastane de geçen yıl çekilen MR’a dudak büküyor. Bizim
MR’cımız çok iyi, bazen daralan damarlar gözden kaçırılıyor diyor. Hadi bakalım
bir MR daha. Çok uzun süre görme kaybım olduğu için bir de nörosensöriyel
çekiliyorum. Hatta doktor; bunu yanlış söylediğim için algısının bozuk olduğunu
bildiği migren hastasının kelime hatasını düzeltiyor. Bir tedaviden yeni
çıktığımdan “hiç söylenme, senin 10 yılda bir atağın olmuş, her gün ağrı
çekenler var” diyerek sosyal zekasını ortalara saçıyor. İçimde “sen hiç migren ağrısı
çekmediysen ben nasıl şanslı oluyorum” çığlığı ile gelişmemiş bir ülkede
olduğumu hatırlayarak bir de doktorun aşağılayıcı tavrıyla çatışmayı
reddediyorum. Hemen bir ilaç yazıyor; Lamictal. Bipolar ve epilepsi tedavisinde kullanılan
bir ilaçmış da falan. Auralı migrene
botox neylesinmiş… yanındaki doktor MR’ımın auralı migrene uymayacak kadar
temiz olduğunu söylüyor. Teşhis koyamıyorlarmış ama bu ilaç yangıyı
baskılarmış. O zaman bu kul neylesin…
Nihayetinde ilacı kestikten bir süre sonra algımın yerinden
çatırdadığı bu güne geri geldim. Ağrım ne var ne yok, ataksa bugün üçüncü gün
ve hala kendini hissettiriyor. Psikolojim mi bozuk diye diye psikolojimi bozma eğilimi de cabası.
Öyle olsun auralı migren. Artık varlığını ve seninle
yaşadığımı kabul ediyorum. Ben seni kabul ediyorum…
Hey Koca Artçı!
Motor, motosiklet, motorsikletlerimiz... Hayır, ben bir motosiklet sürücüsü değilim. Artçıyım sadece. Motosikletin üstündeki artık, kılçı...
-
Kaldırım taşı, pırlantaya mı karşı? Yine bir otobüs yolculuğunda tefekküre dalmışım. Bu nadide şarkı çalıyor şoför mahallinde. ...
-
Bu çalışmayı okulda BEN-CİL “Var olmaya” giden yolda “yok saymak” keskin, kontrast bir karşıtlığı çağrıştırır. Çoğunluklar arasında bi...
-
Bu aralar pek bir dinginim. Bu yüzden varoluşum üzerine kafa yorduğum söylenemez. Günün bazen 8 bazen 10 saatini uykuya ayırıyorum. Demek k...
-
İnsanlığın başlangıcından bugüne belki de tek bir heceden, binlerce kelimeye evrilen dil(imiz) her gün değişmeye devam ediyor. Önce gö...
-
Hayko Cepkin ne güzel söylemişti " beni büyüten şarkılar " diye. Bu albüm Cepkin'in en az dinlediğim şarkılarından oluş...
-
Yazmanın üzerinden epey vakit geçti. Bir şeyleri unutmuş gibi hissediyorum bu yüzden. Yazmak için yazmak fikrinden hareketle, eskisi gibi ...
-
Dün sinemaya gittim. Özellikle de doğru dürüst filmler çeken yönetmenleri desteklemeliyiz sloganından hareketle gittim sinemaya. Evde Netfl...
-
İyi şeyler izlediğim vakit, hiç durmadan bundan bahsetmek isterim. Film festivalinde kaçırdığım filmi başka bir sinemada yakaladım. Ne...
-
Dante gibi ortasındayım ömrün... Garip bir dönemden geçtiğimi hissediyorum, tuhaf bir dönem. Bir yanım çok şanslı olduğumu, diğer yanı...
-
Bulduğum her fırsatta bir şeyler izliyorum. İzlediğim filmlerin yerini son zamanlarda diziler aldı. O kadar iyi diziler var ki ince ba...
