Hayko Cepkin ne güzel söylemişti
"beni büyüten şarkılar" diye. Bu albüm Cepkin'in en az dinlediğim
şarkılarından oluşsa da albümün ismi bana hep "onlarla büyüdüklerimi"
hatırlatır. Şarkılar, gruplar, kitaplar, filmler, diziler ve bir takım
karakterler. Yani güzel bir albüm ismi.
Kendime hatırlatma ya da not gibi
bir şey olacak yazdıklarım. Nihayetinde ben bir liste insanıyım. Listeler
yapmak, bir günümü listeler yapmaya ayırmak benim için terapi, tatil ya da öyle
bir şey. O yüzden bu yazı beni heyecanlandırdı. Çocukluğumdan beri ressam olmak
istediğimi düşünmüştüm. Sanatçı olmaktan bahsetmiyorum, sadece bir çizer olmak,
resimler yapmak... ne olursa olsun boyaların içinde bir hayat geçirmek, fakat
sonra sonra fark ettim ki para kazanmak için beni en çok mutlu edecek meslek
bir kütüphaneci olmak. Ara sıra bunun hayalini kuruyorum. Evimde resim
yaparken, sadece kendim için resim yaparken iş yerinde ödünç verdiğim ve
listelediğim kitapları düzenlemek beni epey mutlu ederdi. Tatlı tatlı
şikayetler ederdim. Şikayetlerime sosyal sorumluluk şeysileri yüklerdim. Epey
yukarıdan bakardım. Halk kütüphaneme çok yakın bir evden işime yürüyerek gelir,
çıkmadan önce sırnaşık ve insancıl kedimi besler, sevgilimle kahvaltı ederdim.
O bana en iyi pişirdiği yumurtalardan yapar, baharatsız kısmını benim için
ayırırdı. Basit görünen şeylerin bu kadar uzakta durduğu dünyamızda her insan
gibi dışı kalabalık, içi ise her nedense yalnızlıktan paralanan bir çocuk ve
ilk gençlik yıllarını buhranla geçiren biri olarak müziğe, kitaplara falan
tutunmak aslında ne kadar güzelmiş. İşte şimdi onları yazmak istiyorum ya da en
sevdiklerimi listelemek, henüz karar vermedim.
Sanatçı: Gözde İLKİN
Eser: Gece Sefası(detay) Devrik Ev Serisinden, 2017
Müzik bazı insanlar için onulmaz bir açık yara. Sanki onsuz hayat olmaz, o eşlik etmeden zaman akmayacak kadar önemli bir arkadaş. Çocukluğumun şarkıları geliyor aklıma. Önüme ne gelirse dinlediğim yıllar. Gazeteler kat kat katlanan sarı sayfalı şarkı sözü ekleri verirdi o zamanlar. TopPop almaya başlamadan hemen öncesiydi. Her yalnız kaldığımda Sezen Aksu'nun, Kenan Doğulu'nun, Yonca Evcimik'in sözlerinin bulunduğu sayfaları açar satır satır söylemeye başlardım. Elbette mikrofon yaptığım bir saç fırçası ile ve ayakta. Şarkıcı olsaydım "işte böyle başladım" diyebileceğim bir klişe!
Atilla
Atalay'ın Yalnızlık
Aletleri diye bir kitabı vardı. Bu saç fırçası benim ilk yalnızlık
aletlerimden biri olabilir. Öncesinde ise Yumoş adında bir oyuncak ayım.. Hani şu deterjan olan
yumuşatıcı Yumoş'un ön etiketini posta ile yolluyordunuz da size
reklamlardakine benzer bir Yumoş oyuncak yolluyorlardı. Tam benzemese de o
Yumoş, tam olarak orijinal adı ile tüm çocukluğumu kaplayan bir oyuncak halini
aldı. Gariptir, o ismiyle onu öylesine benimsemişim ki ismini değiştirmek zahmetine bile girmemişim. Bir yanım hayata karşı ne kadar uyumlu gibi görünüyor. İşte buu deterjan firması belki de sadece bu güzelliği yaparak diğer
günahlarından arınmak istedi. Malum o zamanlar her çocuğun milyon oyuncağa
sahip olduğu bir dönemde yaşamıyorduk, iyi ki!
Ayrıca Atilla Atalay bir dönem
Sıdıka'sıyla, sonra yıllar sonra yayımlanan dizisiyle beni büyüten ve
yalnızlığıma pansuman yapan yazarlardan. Çok güldüğümü hatırlıyorum, şimdi olsa
aynı esprilere gülünür mü bilmem?
Bu yazı elbette ki tarih sırasına
göre gitmeye çalışsa da akla gelme sırasına göre olmak zorunda. Ben çocukluğumu
hatta bir önceki günü net hatırlayabilen biri değilim. Hangi yaşımda ne olmuştu
onu da pek ayırt edemem. Nihayetinde böyle bir kafadan aksini beklemek yersiz.
"Müziğe başladığımda 3 yaşındaydım..."
"4 yaşındayken resim yeteneğim keşfedildi..."
"5 yaşındaydın, o gün annemin odasına girip..."
Yuh artık, nasıl hatırlanır böyle şeyler?
"4 yaşındayken resim yeteneğim keşfedildi..."
"5 yaşındaydın, o gün annemin odasına girip..."
Yuh artık, nasıl hatırlanır böyle şeyler?
Nihayetinde müziğin hayatımın bir kısmını
kaplamaya başladığı dönemin hemen ertesinde ablalarımın belki de farkında
olmadan özendirdiği kitapların dünyası da aralanmaya başladı. Öyle pek çocuk
kitabı okumuşluğum yok. Gerçi bir dönem babamın çalıştığı fabrikadan bazı özel
gün hediyeleri gelirdi. Bu küçük hediyeler beni çok heyecanlandırırdı. İçlerinden birinde
Çocuk Kalbi kitabı vardı mesela. Net olarak hatırladıklarımdan biri.
O dönemlerde ablalarımın beni götürdüğü "kitap fuarı" Taksim Tepebaşı'nda idi. MEB yayınları ucuz kitapları, o beyaz sayfaları ve pembe kapaklarıyla bana hala çocukluğumun kitap heyecanını hatırlatır.
O dönemlerde ablalarımın beni götürdüğü "kitap fuarı" Taksim Tepebaşı'nda idi. MEB yayınları ucuz kitapları, o beyaz sayfaları ve pembe kapaklarıyla bana hala çocukluğumun kitap heyecanını hatırlatır.
Hiç üşenmedim, kalkıp Çocuk Kalbi
kitabına yazdığım tarihe baktım:
30.12.1993
Demek ki 11 yaşındayım.
Hatta içine bir de babamın
çalıştığı fabrikanın markasının adını da yazmış amblemini de çizmişim. Bu epey
komik bir ayrıntıymış. Ayrıca o dönemde kendimce süslediğim bir deftere yazdığım şiirler var. Buraya o şiirlerden bazı alıntılar yapmak için sabırsızlanıyorum.
Bu yazdıklarım beni epey güldürdü.
Bir taraftan harika bir anlatıcı
olan babamın o müthiş hikaye hafızasıyla her gece anlattıklarını dinleyerek
uyuduğumdan da bahsetmeliyim. Çünkü dinlediğim o hikayeler bana tragedyanın
Aristoteles tarafından yorumlanışını hatırlatıyor.
"Tragedya, yaşamın kendisindeki trajik şeyleri sanat
dolayımıyla yaratır ve onların taklidini gerçekleştirir. Olay örgüsü, soylu
eylemlerin taklidini amaçlayan tragedyanın özüdür."
Alıntı:
Dr. Öğr. Üyesi İlyas Özdemir
Aristoteles iyi bir insan olmak
için, halkın tragedya izleyerek tiyatroda izlediği olaylardan feyz alarak kötü
davranışları tecrübe etmeye gerek olmadan doğru ve yanlışı ayırt
edebileceklerini düşünüyordu. En azından ben onun kısaca bu tip bir şey
düşündüğünü sanıyorum. Babam da bana gazetelerde okuduğu hikaye dizilerini,
kısa öyküleri ve en çok halk hikayelerini anlatırdı. Bunun sonunda nasıl bir
insan olduğum tartışılır ama o farkında olsun ya da olmasın kafamda iyi/kötü,
doğru/yanlış pek çok şeyin belirmesine neden oluyordu. Belki bir yandan sırf bu
yüzden okumak ve dinlemek benim için hayatın bir gerekliliği halini
aldı.
Neler dinlemedim ki ondan; Arap
Üzengi(en sevdiğim karakter ve masal), Zati Zungur (ki beni en çok güldürdüğü
hikayeler onunla ilgiliydi), Keloğlan masalları, padişah ve bir derdi olan kral
hikayeleri (kral çıplak gibi), peygamberlerin hayatları (Yusuf'un yakışıklılığı
hala aklımda ve balina hikayesi), Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Yusuf ile
Züleyha... ve maalesef hatırlayamadığım bir dolu hikaye...
Diğer taraftan beni çocuk yaşta
müzelere, tiyatrolara ve kitaplara taşıyan ablam ile baş ucunda radyo ile
uyuyan, radyo tiyatroları dinleyen ve sobasız olan boş odada, karanlıkta, tüm
yaratıcılığı ile bana Hacivat ve Karagöz oynatarak yaptığı çizimleri sabırla
seyrettiğim çaldığı flütü merakla dinlediğim, bir günlük tuttuğunu bildiğim ve
harika yazısı ile ünlü şairlerin şiirlerini nakşettiği defterini okumaktan
kendimi alamadığım diğer ablam.
Elbette böylece benim de günlük tutmak, aldığım kitapların ilk sayfasına tarih atmak, etkinlik biletlerimi sapkınca biriktirmek, izlediklerimin okuduklarımın listelerini tutmak gibi tuhaf alışkanlıklarım oldu.
Bunca satır ne anlattım acaba? Hani liste, hani beni büyüten albümler, kitaplar ve filmler, hani?
Hani o bırakıp giderken beni...
İşte bu kafa o kafa değil!
Çok üşendim, sonraya bıraktım.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder