İnsanlığın başlangıcından bugüne
belki de tek bir heceden, binlerce kelimeye evrilen dil(imiz) her gün değişmeye devam
ediyor. Önce görüyoruz, söylüyoruz, duyuyoruz ve o kavramı somut bir
karşılık için düşlemimizde tekrar yaratıyoruz.
Aynı kültürde yetişip aynı dili
kullanan insanlar olarak dilden yansıyan bir kelime her birimizde aynı kavrama
mı karşılık geliyor? Bir kavramın karşılığı hepimiz için aynı
olabilir mi?
Soyut kavramların her bir insanda
uyandırdığı duygular elbette farklı olacaktır. Hatta zihninde yarattığı
görüntü, renk ya da o kavramın zihninde oluşturduğu his her ne ise başkalaşması
fikrine alışığız. Örneğin "hayal" kelimesini ele alalım. Biri için hayal; pembe düşler demekken, bir başkası için daha karanlık bir anlam ihtiva edebilir. Peki ya ben kare dediğimde, bir kare çizdiğimde karşımdaki
kişi aslında üçgen gibi görünen bir cisim algılıyorsa? Bunun adına da kare diyorsa? Onun biçimsel doğruları
sadece kelimelerimizde birlişir gibi görünüyorsa?
Dil geliştikçe, yıllar geçtikçe ve
teknoloji dediğimiz şey geliştikçe insanlık olarak sadece zamanda değil her
anlamda ilerlediğimiz fikrinin bir önyargıdan ibaret olduğunu anladığım bir
dönem geçiriyoruz. Özgür olmanın, bölme değil birleştirme düşüncesinde fikir
birliği etmenin, yeniliklere açık olmanın ve ayırmamanın bize çağdaş ve kaliteli
yaşamı sunacağını özümüzde hepimiz biliyoruz. Bilsek de geri doğru salınmalara
engel olamıyoruz bir türlü. Dünya üzerinde bilimde yol aldıkça her nasıl
oluyorsa savaşlarla ve sınırlarla dolu bir dünyanın içinde buluyor kendini
insanlık, tekrar tekrar. Oysa biz zamanın ileri doğru yol alan bir olgu olduğunu düşünmüyor muyuz? Evrenin var oluşu yanında saniye gibi kalan bugüne kadarki ömür süremde gördüklerim ve bana anlatılanlar kimlerin doğruları?
Kelimeler zamanla çoğaldı. Çoğaldıkça
çoğaldı, ilkel insanın aksine doğa ile yaşamayı unuttuk. Konuştukça özümüzden
koptuk. Yarım bilimimizle biz, özden gelen ve atalarımızdan aktarılan içsel
hayat bilgisinden uzaklaştıkça bölündük ve daha çok unuttuk. Bunun yerine bazen sayısal zekayı bazen de salt kurnazlığı yeğ tuttuk.
Bilim geliştikçe(!) kelime ve
kavramları yönlendirmek kolaylaştı. Dolayısıyla toplumları yönetmek daha basit
hale geldi. Güçlünün güçsüzü yenmesinin yanında daha fazla konuşanın en çok
bağıranın doğru sayıldığı topluluklara evrildik. Kavramların içini boşaltıp yerlerine anlamsızlıklar ekledik.
Ne diyordu eski bir tapınağın girişinde yazdığı iddia edilen söz “bilmek lanetlenmektir”. Oysa bilmek, Umberto Eko’nun Gülün Adı’nda dediği gibi “Gerçek sizi özgür kılacak”tır. Bizi mutsuzluğa sürükleyen "asıl öz" ile tamamlanmamış yarım bilgilerin sonu egolarımızda tıkanmaya mahkumdur. Çünkü biz bilimle donan dünyamızda ruhu, tini, özü reddetmenin, yarım ve eksik bilginin vehametine kapıldık. Yok saydık. Var saydıklarını sananlar ise daralan kavramların somut evrelerinde takıldılar.
Ne diyordu eski bir tapınağın girişinde yazdığı iddia edilen söz “bilmek lanetlenmektir”. Oysa bilmek, Umberto Eko’nun Gülün Adı’nda dediği gibi “Gerçek sizi özgür kılacak”tır. Bizi mutsuzluğa sürükleyen "asıl öz" ile tamamlanmamış yarım bilgilerin sonu egolarımızda tıkanmaya mahkumdur. Çünkü biz bilimle donan dünyamızda ruhu, tini, özü reddetmenin, yarım ve eksik bilginin vehametine kapıldık. Yok saydık. Var saydıklarını sananlar ise daralan kavramların somut evrelerinde takıldılar.
Bir hocam derse şöyle başlamıştı. “biz
kelimelerle düşünürüz, düşüncelerimiz davranışlarımıza yansır. Ne kadar çok
kelime öğrenirsek, hayatımızın kontrolü o kadar elimizde olur. Ona göre zengin
bir hayat yaşarız. Bunun tek yolu daha çok kitap okumaktır.” Bu açıklama
duyduğum en mantıklı ve yalın bir doğruyu dile getiriyor. Öz'e inene kadar okumak, okudukça soruları artırmak, sormak ve yeniden sormak!
Sormadıkça ve aramadıkça bize sunulanı kabulden başka çare yoktur. Yarım bilgilerimiz ve özünden ırak kelimelerimiz bizi bizden ayıran bir olguya
dönüşmekte ustalar. Ne diyordu kutsal kitap dillerin doğuşunu anlatırken Babil
kulesi için; “Onların dillerini karıştıralım. Birbirlerini anlamasınlar diye.” Belki
de bu, dilin doğuşundan başkalaşacak zamana ve yayılışına kadar geçen sürenin
bir özeti. Artık dil, zihinlerimiz aynı paralellikte evrilmediği için bizim
üzerimize yağan, özümüzden koparan bir lanettir, kim bilir?
Anlatabildiklerimizin karşımızdakinin
anladığından ibaret olması fikri bile biraz korkutucu değil mi? Çoğaldıkça uzaklaşmamızın,
Özdemir Asaf’ın deyimiyle paylaşılamayan yalnızlığımızın bir tezahürü. Yine de
bunca farklılığımız, hislerimizin özden bu kadar kopuk olmasının sonucunda
toplumsal yaşantımızda yani fiziksel gerçekliğimizde birbirimizi anlamamız bir
mucize değil de nedir?
'Herhangi bir
sözcüğün işitimsel imgesini, anlıkta ona karşılık düşen kavramla
buluşmadan yakalamak ve anlamak bir tansıktır" demişti Melih Cevdet Anday.
Algılarımızı beş duyu ile kısıtlarsak
bize buz dağının görünen kısmı ile yaşamak düşer. Buyrunuz, yaşayınız. Yine de
dinleyiniz büyük şari Orhan Veli'yi;
“Ağaca bir taş attım;
Düşmedi taşım,
Düşmedi taşım.
Taşımı ağaç yedi;
Taşımı isterim,
Taşımı isterim!
Bu kadar az sayıda kelime ile bundan çok daha fazlasını anlatmıyor mu? Belki de sanat tam da böyle bir şey!
Aşağıda, çok güzel bir alıntı var. Düşüncelerimle
tansık denecek bir paralellik gördüğüm için buraya ekliyorum:
"Evrim Ağacı instagram alıntısıdır:Her şey, an be an etrafımızda evrimleşiyor ve bunu fark etmiyoruz bile! Çünkü ömrümüze ve deneyimlediğimiz zamana kıyasla çok yavaş oluyor; fakat bu şekilde uzun zaman dilimlerinden kesitler aldığımızda, evrimi görebiliyoruz. İşte biyolojik evrim de böyledir. Tıpkı bu gazete küpürü gibi, fosiller de derin zamanlardan bize kesitler sunarlar. Bu gazete küpürüyle, 1 gün sonrasının gazete küpürü arasında fark göremezsiniz. Ancak bu küpürleri uç uca ekleyerek bugüne kadar gelecek olursanız, müthiş bir değişim görürsünüz. Aynı gazete küpürlerini geçmişe doğru takip ederseniz, yine müthiş bir değişim görürsünüz. Bu gazeteden 1 gün önce çıkan gazetenin dili farklı değildir; ancak kademeli olarak geri giderseniz, bu değişimi görmek kaçınılmazdır. İşte bu, evrimdir.
Fosillerde ve nesillerde de, bir sonraki nesil atasıyla birebir aynı gibi gelebilir. Ancak mutlaka ufak tefek farklar vardır. Bu diziyi yeterince uzun sürdürürseniz, o kadar alakasız canlılara ulaşırsınız ki, artık o canlıları, başlangıçtaki canlıyla aynı kategoriye alamazsınız. İşte bu da, biyolojik evrimdir.”


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder